HANEY YAŞAMALI”dan “YALAN” a

Yazarın neredeyse bir insan ömrüne uzanmış bu yazın sürecinin ardından gitmek, kendini sorgulamayı hep yaşam ilkesi edinmiş bir bilim adamı, bir yazın ustası için büyük sözler etmeye çalışmak, onun yapıtlarını, tümevarımcı bir bakışla genele indirgemeye, çözümlemeye, değerlendirmeye kalkışmak, akıl işi olmasa gerek... Yine de denenmeli...

1958’de yayınlanmış Düşlerin Ölümü adlı kitabındaki sekiz öyküyle bu ilk basımdaki dokuz öyküyü birleştirmiş Tahsin Yücel, “Haney Yaşamalı” adı altında, tek kitap olarak önce 1981’de, sonra da 1991’de yeniden yayınlanmış öyküler. 1991 basımı Öndeyi’sinde o eski öykülerini dokuz yıldan sonra yeniden ele aldığında, içinde, kendi öykülerini değil de bir öğrencisinin öykülerini okuyormuş gibi bir duygu uyanmış olduğunu söylüyor Tahsin Yücel. Öyküleri beğenmemezlik etmiyor, küçümsemiyor da, sanki onlardaki kurgunun kendi kurgusu, kendi anlatımı olmadığı kanısına varıyor. Bugün yazdıklarıyla o öyküler arasındaki uzaklığın düşündüğünden çok daha fazla olduğunu savlıyor.

            Tahsin Yücel’in bu yargısına katılmadığımızı söyleyerek başlayalım onunla ilgili bu yazıdaki kendi kanımızı sıralayan ilk sınama satırlarına. Daha sözün başında bildirmek istediğimiz, Tahsin Yücel ustaya, öykülerini beğenmeme, küçümseme yargılarında değil, o öykülerin ona ait olmadıkları sanısına katılmadığımızdır. Elbet anlatımdaki çoğulluk, akıcılık, akışkanlık, uçuculuk ve kalıcılık, özetçe devinim artmıştır, vurgular belirgindir, sözcük dağarcığı gelişmiştir, sözcük diziliminde estetik seçki olgunlaşmış, sesle söz arasındaki bağıntı yetkince kurulmuş, uzamla, zamanla olan dil ilişkileri olabildiğince özdeşleştirilmiştir; tüm bunlar, yazın dünyasında yazarlığı elden bırakmadan canlı varlığını sürdüren bir yazar için beklenen gelişmelerdir... Ancak, ilk öykülerinden son romanına, değişmeyen, Tahsin Yücel’in yazınsallığa bakışı, kendi soyut yazın kuramına somut yapıtında can verişi, anlatısı ile o anlatıda kullanacağı malzeme arasındaki ilişkiye duyduğu saygının yapıtlarında hiç eksilmeyişidir. Tahsin Yücel’in bir ayağı yaşanan toplumsal gerçekliğe insanca karşı duruşu anlamlandıran, bir ayağı estetik özerklikten hiç kopmayan canlı anlatısı, onun yazınsal tininin odağında durur, yazın türü, olaylar, kahramanlar değişir ama Tahsin Yücel tözü hep aynı kalır. Bizim durduğumuz yerden ilk görünen, kendini duyumsattıran “şey” bu yazınsal Tahsin Yücel gerçekliğidir. İlk öykülerini topladığı “Haney Yaşamalı”dan, büyük yankı uyandıran ve medya dünyasında olmasa da yazın dünyasında oldukça popüler olan ( Tanrı tüm yazarlarımızı, yazın dünyasını henüz tümden ele geçirememiş medya dünyasında popüler olmaktan korusun!) son yapıtı, Yalan romanına kadar, Tahsin Yücel’e ait ortak yazınsal töz, kendini hiç sarsmadan, inançla, kutsal bir söyleyiş gibi sürdürür.

            Tahsin Yücel’in yazın kişiliğini belirleyen en önemli niteliği, yazar Tahsin Yücel’le vatandaş Tahsin Yücel ve dilbilimci Tahsin Yücel arasındaki ayrımları, yazınsal biçeminde hep bilinçle önde tutabilmesi, gündelik popüler karmaşa, bilim gerçekliği ve yazınsal gerçeklik arasındaki o ayrımı hem kendi duyması, hem okuruna duyumsatabilmesidir. Başka bir deyişle, yazar Tahsin Yücel, kendi yaşamından kopmadan kendi yaşamına yabancılaşmayı başarmıştır.

Son romanı Yalan’da bir dilbilim tartışması açmaktadır T.Y. hocamız. Romanla ilgili çözümlememizde (8, Bursa Edebiyat Günleri’ne sunduğumuz bildiri- Yalanlanamayan Bir Yalan) romanın derin katmanlarında yapısalcı dilbilimin savlarıyla ona yönelmiş eleştirileri bir arada ustalıkla verebildiğini gözlemlemiştik.

            “Edebiyat, anlatı (içerik) düzleminde yapıntısal, kurgusaldır. Yazınsal söz, doğru olmak zorunda olan bilimsel sözün tersine yanlış olabilen ya da yanlış olmak zorunda olan bir söz değildir; ama gerçeklik ve doğruluk sınavına sokulmasına kesinlikle izin verilmeyen bir sözdür. (....) Edebiyat, anlatım düzleminde yazınsal söylem kullanır; yazınsal söylemin dilsel bildirisi kendine yöneliktir; kendi üzerine odaklanmıştır,” diyor Özdemir İnce (Özdemir İnce Yazınsal Söylem Üzerine, Can Yayınları, 1993, s. 121-122) Tam da bu noktada Tahsin Yücel’in Haney yaşamalıdan başlayıp Yalan’a uzanan yazınsal serüvenini göz önüne getiriyoruz. Tahsin Yücel, yazınsal kurgusallıkla bilimsel gerçekliği birbirine düşürmeden, birbiriyle karıştırmadan birinden öbürünü görünür kılabilecek bir ustalıkla kullanır dili. Todorov’un “Poetika Giriş”te sözünü ettiği edebiyat poetikasını kaneviçe işler gibi işler yapıtlarında. “Poetika, edebiyata dair soyut ve içsel bir yaklaşımdır. Tek tek yapıtları yorumlamaya karşıt olarak, anlamı anlamlandırmayı değil, her bir yapıtın ortaya çıkışını yöneten genel yasaların bilgisine ulaşmayı amaçlar. Ancak, psikoloji, sosyoloji v.b. bilimlerin aksine bu yasaları edebiyatın içinde arar” diyerek betimliyor Todorov edebiyat poetikasını. Tahsin Yücel’in yapıtları, bir yazınsal metin olduklarını hiç unutmadan, günlük yaşamdan selamı sabahı kesmeden kurgulanırlar, yapılanırlar; ama gerçekliği de “dört yön on altı rüzgâr”la deşeleyip dururlar. Orada deşelenen gerçeğin kendisinin tanımı, savı değil, başka bir gerçekliktir. Her okuyana, her yorumlanana ayrı bir iletisi olan, kaba gerçekliğin yazına yakışmayan düz çizgisini hiç ilgilendirmeyen, ona hiç benzemeyen bir gerçeklik...

            “Bir resme günlerce bakamam; ama o resme baktığımda neler görmüş olabileceğimi öğrenme umuduyla günler boyu o resimle ilgili yorumlar okuyabilirim. Sanat Yapıtı, sanat ile böyle bir işbirliğine (yakınlaşma) davet ediyor bizi” diyor Mehmet Ergüven, Beatrice Lenoir’in Sanat Yapıtı adlı kitabıyla ilgili olarak Virgül Dergisi Kasım 2003 sayısına yazdığı yazıda. Tahsin Yücel’in yazınsal yapıtları daha ellili yıllardan başlayarak her bakan için ayrı anlamlar doğurabilen bir çoğulluktadır, bireyin ve sanatın özerkliğine, özgünlüğüne öyle saygılıdır.

            Tahsin Yücel, tüm yapıtlarıyla, günümüz kültür endüstrisinin de pompaladığı kimi yazarların metnin özerkliği arkasında yazını güncelden kaçırma, muhalif kimliğinden arındırma çabalarının karşısına da dikilir. Yalnız güncel politikayı da ilgilendiren makalelerinde, bilimsel bildirilerinde değil, öykülerinde, romanlarında da yaşamsal olanın, yaşamdan gelenin derin izleri vardır. “Yaşanası”dır Tahsin Yücel’in kullandığı edebiyat yalanları.

Tahsin Yücel yazın serüveninde en çok dikkat çekilmesi gereken nokta, yazarın kendi bilimci kimliği karşısındaki tutumudur. Bir dilbilimci olarak uzun yıllar yapısalcı dilbilim savunuculuğu yapmış, Saussureci akımın bir temsilcisi gibi davranmış Tahsin Yücel’in sanatçı-yazar kimliği, deyim yerindeyse, Tahsin Yücel’in bilimci kimliğine karşı çıkar, ya da onunla tartışır. Yalan romanında dilbilimsel bir tartışma olmaktan çok yazınsal bir tartışmaya dönüştürülen yapısalcı tezler arkasında, belki de T. Y. biraz da kendi içselini kurcalar. Okuru önünde yapısalcı dilbilimin eşsüremli dil çözümlemesi içinde düştüğü kimi açık noktaları görmüş olarak bir çeşit kendi özeleştirisine de uzanır. Kim bilir?..

Birinci Basımı 2002 yılında yapılan “Yalan” romanının haberini, muştusunu daha 1958 yılında yayınlanmış Düşlerin Ölümü’ndeki Yastık öyküsünde bulabiliriz. “Yaşamanın her türlüsü güzeldir, ama kokmuş bir yalana koca bir yaşam verilmez, kokmuş bir yalanla geçen yaşam yaşam olmaz kardeşlik. (.....) O resmi at bir köşeye, bütün o kokmuş kitapları kafandan çıkar, kendin uydurup kendin inandığın yalanları unut. Bak bütün insanlar nasıl yaşıyorlar! Sen de biraz insan gibi yaşa” diyerek öğütler vermektedir yararcı aklı savunan anlatıcı, öykü kahramanı arkadaşına. Arkadaşınsa umurunda bile değildir verilen öğütler... Bir güzellik kraliçesi ile yan yana oturtulmuştur bir yemekte, birlikte fotoğrafları çekilmiştir. Tüm bunlar bir kurmaca, bir eğlenti düzmecesidir. Kör gözüm parmağına dercesine belli olan bu oyunu kendi yaşam gerçekliğine dönüştürmüştür öykü kahramanımız. Güzellik kraliçesinin bir garibana vurgunluğu oyunu, gariban için, yıllarca anlatılacak, anlatıldıkça usandıracak düşsel bir öykünün kaynağıdır artık. Yaşanan gerçeğin çok başka oluşu, öykü kahramanı Ahmet için hiç de önemli değildir. Bir yalan üzerine yapılandırmıştır kendi gerçeğini, düşler dünyasında yaşamaktadır. Anlatıcı Tahsin Yüce ile Tahsin Yücel’in yarattığı öykü kahramanı Ahmet, Tahsin Yücel’in içindeki iki kişilik olarak gerçekle kurgunun betimlemeyle özgün yaratının yandaşları olarak tartışırlar sanki. Yararcı aklıyla kahramanına öğütler sıralayan anlatıcı, bir yandan da düşleriyle yaşayan kahramanının gözüyle kendi gerçekliğini eleştirmektedir. Yazınsal gerçekliğin örtülü bir anlatımıdır bu... “Düşler güzel. Gerçeğe boş ver” diyor “Resim ile Elişi” adlı öykünün kahramanı Ahmet Elden. Her iki Ahmet de düşleriyle yazınsal olanın nasıl olması gerektiğine işaret ederler sanki.

“Haley Yaşamalı” nın “Eski Öykü”sünde anlatıcının sevgilisi bir başkasına nişanlanmıştır. Anlatıcı, büyüklerini de enişte dediği anlatıcıdan başkasıyla evlenmeye razı olmuş ablasını da umursamayan evin çocuğuyla yakındır, en çok onun tarafından sevilmektedir.  Yaşamın şimdiki olumsuz gerçekliğine karşı, sevdiği kızla çıktığı bir boğaz yolculuğu sırasında birbirlerine daldıklarından kaçırdıkları vapurun kaptanının onlar için vapuru geri döndürüşü, vapuru yeniden iskeleye yanaştırması anısıyla, artık düş gibi gelen bir geçmişle ayakta durmaktadır.

“Tahsin Yücel Öykücülüğü” diye bir kavram kurmaya çalıştığımızda, onu kendine en yakın anlamlandıran öykülerden birisi de, “Hayristan’ın Altın Çağı” öyküsü olabilir. Öykü, Hayristan denen kurmaca bir ülkede, yeni resmin yasaklanması üzerine kurulmuştur. Yasaklanan resim değil, “yeni resim”dir. Bu anlatım biçimiyle, içerik, bir iktidar-sanat çatışmasından çıkarılmış, eski sanat- yeni sanat çatışmasına taşınabilecek bir kayganlığa, akıcılığa ulaştırılmıştır. Yasağın arkasında, sanatlardan birisini seçme varmış gibi görünürken, aslında, iktidarın, sanatın muhalif tutumunu yok etme çabası vardır. Yeni resmin yasaklanmasından sonra alanların yeniden kendilerine kaldığını düşünerek sergi açan eski resmin bir temsilcisi, kucağındaki zayıf bir çocukla yağmur altında yalınayak yürüyen bir kadını canlandırmış olduğu için tutuklanır. Savcılığın ülkede artık böyle yoksul insan kalmadığı, ressamın böyle bir resim yaparak gerçeği bozup soyutlaştırdığı, böylece soyut resim yapma yasağına karşı gelmiş olduğu savına yargıçlar da uyarlar. Sanatın bir türüne karşı olmadığını savlayan iktidarların aslında sanatın kendisi olan tüm sanatlara karşı olmaları kaçınılmazdır. Öykünün yan anlamlar içinde gizlediği gerçekliklerden biri de bu olmalı...

Öyküde, yeni resmin temsilcileri örgütlenirler, bönlüğüyle ün yapmış Zübeyri’yi kendilerine başkan seçerler. Zübeyri, yasağa karşı karaborsacılar gibi mücadele etme kararı alır ve uygulamaya girişir. El altından satmaya çalıştığı resimle birlikte tutuklanır. Zübeyri’nin hem kendisi, hem resimleri tüm dünyada büyük olay olur. Zübeyri’nin resimleri, sürekli olarak çıplak kadın resimleri yayınlayan bir Amerikan dergisinin kapağına kadar çıkar. Okur tarafından öyküde Türkiye’deki bir yasağın eleştirilmiş olabileceği düşünülürken, kurguda bir sıçrama daha gözlenir; olayın Türkiye’deki yankıları anlatılır. Türkiye’nin en ünlü ressamlarından birisi 1 Ekim ile 31 Mayıs tarihleri arasında, deve tüyü gocuğunu giymeden, lacivert beresini takmadan, “Mangal” adlı piposunu ağzına almadan Beyoğlu’na hiç çıkmadığı halde bu geleneğini bozar, Mangal’ı evde bırakıp Beyoğlu’na çıkar! Kendince, Zübeyri’ye yapılanları protesto etmektedir. Böylece bir yandan sanat iktidar ilişkisinde bir sosyal eleştiri yapılırken, bir yandan da alaysama yoluyla belli sanatçı tipleri yerilmektedir.

Zübeyri, mahkeme sırasında kaçırılır, Amerika’ya yerleşir. Çok ünlü ve çok zengin bir ressamdır artık. Tabloları tüm dünya zenginlerinin, petrol krallarının köşklerini süslemektedir. Zübeyri, Amerika’nın her şeyini beğenmekte ama birden fazla kadınla evlenme hakkı verilmediği için de yasalarını eleştirmektedir. “Bunca para kazanayım da tek bir kadınla yetineyim, olacak şey mi?” demektedir. Yazınsal gerçeklikle insan toplumsal gerçekliğinin ironik kesişmesi, metnin başka bir alanda kendi dışına açılması gerçekleşmiştir burada.

Kitaba adını veren “Haney Yaşamalı” adlı öykü, dört buçuk sayfalık kısa sayılabilecek bir öyküdür ama öyküleme sanatının tüm becerisini, yetkinliğini taşımaktadır üzerinde. Öyküde yakın bir geçmişte ölmüş olan ve anlatıcı tarafından yaşatılması istenilen Haney, semtin tüm gençlerinin cinsel arzularına nesne olmuş, onların düşlerini hayata taşımış yoksul bir kadındır. Az bir ücret karşılığı, ilkgençliklerini adımlayan delikanlıları karanlık odasına alıp yumuşacık, sevecen davranışlarla onların düşlerindeki hayatı kendilerine sunmaya çalışmıştır. “Karanlık odada duyulan bulantıya, karanlık odadan çıkılınca kavuşulan esenliğe karşın, Haney’e gidenler çoktu ama düşlediklerinin önemsizliğini anlamayanlar da yok değildi” demektedir anlatıcı. Düşlerin ve arzunun kaynağı, düşle gerçek arasındaki ilişki, cinsel tabularla ilgili toplumsal bir eleştiriye kadar değişik ve çoğul anlamlar bulunabilmesi olanaklıdır öyküde. “Haney’in büyüklüğü burada işte. İşte bunun için ‘Haney yaşamalı’ diyorum. Karanlık ve iğrenç bir odada, katlanılmaz kokusuyla, kirli paçavralarıyla, çopur yüzü, nasırlı elleri, kösele ayaklarıyla, önemlinin önemsizliğini göstermeye çalışmıştı sizlere, sözleriyle değil, bedeni ve devinimleriyle, ‘Açın gözlerinizi aptallar!’ diye haykırmış, bütün yaşamını bu yola harcamıştı.(...) Bu ermiş kadının ömrünce anlatmaya çalıştığını herkese anlatmalıyız, yaşatabildiğimiz kadar yaşatmalıyız onu. Haney yaşamalı” diyerek biter öykü.

Bir öyküden çok masalı, fablı andıran “Sümüklüböcek” öyküsünde, sıradan olanın, kişinin anlatısı vardır. “Sümüklüböcek hepimiz gibi bir böcekti. Ahım şahım bir böcek değildi öyle, kara kuru bir şeydi, dışarıdan bakınca hiçbir çekiciliği yoktu...” Toplumsal sorunları çözen ayrıcalıklı kahramanlarla, toplumsal sorunların çözüp parçaladığı, kendi içselinin karanlık sarmallarında “öteki”yle ilişkisini kırmış, farklılaşmış bireyler yerine, aşkın tasarımlar yerine, sıradan kişi seçilmiştir anlatının nesnesi olarak... “Edebiyat insanların sorunlarını nasıl çözdüklerini, çözerken başlarına neler geldiğini göstermekten çok, hangi değerleri nasıl harcadıklarını ve bunun sonucunda bu sorunlarla nasıl yüz yüze geldiklerini anlatmalıdır” diyor Yücel kayıran 21, Dünya Felsefe Kongresi’ne sunduğu “Dünya Sorunları Neden Edebiyatın konusu Değil” başlıklı bildirisinde. Dünya edebiyatının ayrıcalıklı kahraman ve farklılaşmış entelektüel birey yerine sıradan kişiye yönelmiş bugünün güncel yazın bilincini, Tahsin Yücel 1950’li yıllarda kullanmaktadır.

Kitaptaki Akça Gölge ve Katuşa Masalı da öyküleme sanatının kalıcı, güçlü örnekleridir. Ne o zamanın ne şimdinin moda akımlarıyla eğilip bükülmeyecek sağlam öykülerdir.

Öykücü Tahsin Yücel ile romancı Tahsin Yücel’in yazınsallık açısından bir karşılaştırılması yapılmaya kalkışılırsa, biraz kişicil bir seçimle, öykücülüğünün çok daha seçkin bir yerde durması gerektiğini söylemek isterim. Öykücü Tahsin Yücel, anlatı içinde kendisini daha çok gizlemeyi başarabilmiş, kurgusal yaratıcılığı ile daha özgün örnekler sunmuştur yazın dünyamıza. Bu seçim, romancı Tahsin Yücel’e yönelmiş bir tür yergi olarak anlaşılmamalıdır. Yalan romanını da ayrıca ve yeniden ele alarak oradaki, roman türündeki yazınsal serüvenini de çözümlemeye, başarılı bir yazınsal örnek olduğunu anlatmaya çalışacağız. Ancak, T. Yücel’in öykücülüğünü yazarın anlatıda kendini yedirip yok etmesi, anlatının bireysel ve biricik oluş öğelerini taşıması, yazarın kendi çıplak benliğiyle karşılaşma olasılığının enaza indirilmesi anlamında daha başarılı bulduğumuzu bildirmek istiyoruz.

Burada, yeri gelmişken, Tahsin Yücel’in hem öykülerinde, hem de romanlarında zaman zaman anlatının kırıldığını, yazarın kendini açığa düşürdüğünü de söylemeliyiz. Belki de tüm yazarların yazgısı olabilecek bu kırılma noktalarında, kanımızca, yazınsallık belli ölçüde örselenmektedir. Örneklemeye çalışalım bu kırılma noktalarını... Haney yaşamalı kitabındaki “Bir Küçük Resim” adlı öyküde, anlatı, yumuşak, tatlı bir salınımla giderken, anlatıcının “Bir dakika!” diye bağıran sesi duyulur sanki... “Ama, hemen söyleyelim, fazlasıyla yanılıyorlardı: hiç de onların düşündükleri gibi değildi bu fotoğrafın öyküsü...”

Bu kesin açıklama, anlatıyı kırmış, tadı bozmuştur. Öykünün, Zekeriya Bey’in cüzdanındaki fotoğrafın öyküsünün anlatıldığı ikinci bölüme geçilir burada. Öykünün iki bölümü arasındaki geçiş serttir; yazınsal bir metnin biçeminden çok bilimsel bir metnin kesin buyruklar imleyen açıklamalarına yakışmaktadır dili.

Yalan romanında kırılma örnekleri daha da çoktur. 319. sayfada “Şurasını da belirtmek gerekir ki...” diye başlar paragraf. Cazibe Çelebi’nin Yusuf Aksu’ya karşı duyduklarını olayların akışı içinde, diğer karakterlerin konuşmalarına yükleyerek yedirmek yerine, sanki olağan anlatıcı dışında, daha kesin şeyler söyleyen, daha bilgili, buyurgan bir anlatıcıya açıklamalar yaptırılmaktadır. Yalan romanında sıkça karşımıza çıkan bu tür açıklamalar Dostoyevski’nin romanlarında da gözlemlenebilir olmakla birlikte, her iki yazarın yaşadığı çağ, iletişim olanakları, teknik gelişme, düşüncenin aldığı yüz yıllık yol düşünülürse, bu tutumla, biçemde özgünlüğün belirli bir ölçüde zedelenmiş olduğu söylenebilir.

            Zaman zaman ortaya çıkmış bu kırılma noktaları dışında, Tahsin Yücel, yazın alanında, kurgu ile gerçeklik, bilim dili ile yazın dili, kavram ile imge arasındaki o aşılmaz duvarlarla incecik tül perdeleri hem belirgin bir şekilde çözümleyerek göz önüne serer, ayrıştırır, katmanlara böler, hem de kolaycacık  geçilebilir, aşılabilir, katıştırılabilir kılar. Yalanı gerçeğin yerine, gerçeği yalanın yerine kullanır. Bir yandan kendi yaşamöyküsünü çağrıştıran öğeleri dizeler, bir yandan gerçekliği olanaksız tipler, kahramanlar, olaylar anlatır. Yazın dilini ustaca serer satırlara. Düşünceyle dil arasındaki koşutluğu daha anlaşılır kılar. Metnin kendi iç serüvenini kurgunun dokunulmazlığında döndürürken bir yandan da dışarıdaki gerçek dünyaya seslenir. Belki de, kendi özeleştirisine, kendi iç dünyasının karmaşasına uzanan bir dışsallık, kendine yabancılaşma sağlar aynı zamanda....

Yalanı okumaya başlarken, romanın anlatısı içinde kendi varlığınızı da duyumsarsınız sanki. Anlatı, okuru kendi içine doğru da yönlendirir. Yüzeyinde günün ışıdığı, derinleştikçe kat kat gölgelerin oynaştığı duru sularla yüklenmiş bir gölün üstünde salınır gibisinizdir. Suyun aynasında önce kendinizle bakışırsınız. Daha dikkatle yöneldiğinizde sudaki yüzünüze, küçük kıpırtıların, dalgacıkların derinliğinde, kendi benliğinizin arkası sırlı bir aynada göremediğiniz uzak köşelerinin ışıdığını ayrımsarsınız. Merakınız büyür; yansınızla birlikte su boyu yürürsünüz. Siz yürüdükçe, kat kat, ışık ışık akar altınızdaki sular. Çevrenizdeki doğa, durmaksızın devinen yaşam, çocukluktan ilkgençliğe, oradan olgunluğa, yorgun yaşlılığa giden insan ömürleri geçer önünüzden.

            Sonra, yeni bir duygu dolar içinize... Kendinizi bir gölün yüzeyinde değil de, koca bir kantarın üstünde bulursunuz bu kez. Bir yandan yansımaları, ışıklanmaları izlerken, bir yandan da tartılmaktasınızdır. Bildiklerinizi, bilemediklerinizi tartmaktadır bir kantara dönüşmüş su kütlesi; öğrenmek istediklerinizi, unuttuklarınızı, ulaşamadıklarınızı, düşlediklerinizi, sustuklarınızı...

            Bir süre yol aldığınızda, suyun kat kat derinleşen, sizden uzaklaştıkça buğulanan diplerinde, başka bir yüzün, o yüzde anlamlanan bir ruhun da sizi izlemekte olduğunu ayrımsarsınız. Gölü de sizi de, tüm gördüklerinizi, algıladıklarınızı da size gösteren, anlatan, bir yandan yaşamı da sizi de tartan, tüm bunları kâğıda aktarıp yazan, o dipteki yüz... Adım adım, an an izlemektedir sizi. Yüzeydeki çırpıntı ve küçük dalgacıkların arkasında, zaman zaman koyuluğu artan bir tül perde, bir sis gelip kapasa da önünüzü, dipte gördüğünüz yüzü tanıyabilirsiniz... Yazarınızla bakışırsınız!

            "Yalan", yalanla kurulmuş bir düşlem gezintisi gibidir... Yalanlanamayan yalanlarla, yalın bir anlatımla en karmaşık olanı açmayı başarır. Saydamlıkları, kırılganlıkları, karmaşıklıkları, bulanıklıkları birlikte taşır, en yumuşak bedencil yönelimlerden en zor bilim sorunlarına, kuramsal göstergelere kadar uzanır. Hem çok rahat okunan, hem rahatsız eden, kendi içine olduğu kadar kendi dışına da yönelten, el uzatan, öncelikle de dili dile dolandıran bir romandır.        

            Yalan, bir yandan yaşamı ve bilgiyi katmanlara ayırmaya, kesinliklere karşı çıkarken, bir yandan da ayrı ve kat kat okunma olanağı sunabilmektedir. Birden çok karakteri kahraman olarak benimsetebilir okuruna. Yazarın empati gücüyle ilişkilidir bu beceri.

Önöyküden sonraki bölümde, romanın sanki ikinci bir yazarı ya da anlatıcısı çıkmaktadır ortaya. Önceleri kendini Tanrısal dirliği kurmaya adamışken ilk patronu ve çevresinde gözlediklerinde Tanrı'nın geçici de olsa madrabazlara bu dünyada birçok olanak tanıdığını görüp düşünce değiştirmiş, yansız bir gazete saymanı olarak gerçekliği arayan, yalansız bir dünya özlemindeki Bayram Beyaz, romanın asıl kahramanı Yusuf Aksu'yu adım adım izleyerek onu okura aktarmaktadır. Bayram Beyaz'la başlayan gerçeklik arayışı, Yusuf Aksu'nun cenaze töreninde ortaya çıkan yeni karakter Bayram Sarı'yla sürer. Roman, burada bir yandan kendi iç çemberini tamamlarken, bir yandan da arayışın bitmeyecek bir insan eylemi olacağını fısıldar. Beyazla sarının aynı şeyler olmadığını, kısır döngüyle ısrarın ayrımlarını göz önüne serer.   

            Yalan okuru, kendi seçkisi, düzeyi ve içinde yaşadığı topluma ilişkin kaygılarıyla kendi seçer hangi katta yürüyeceğini...

 

            1. Yalan Katı: Romanın en yüzeysel katıdır. Bu katın metaforu ve kahramanı, çocuk ve çocuksu, yalın insandır. Roman boyunca, çocukluğun ilk anımsanan dönemlerinden, yaşamaktan usanmış yaşlı, umutsuz bir ihtiyar oluncaya değin çocuksu yapısı hiç değişmeyecek olan roman kahramanı Yusuf Aksu, hem kendini, hem genç yaşta yitirdiği erişilmez bir yetenek saydığı, hep ona benzemeye çalıştığı, dil kuramının yaratıcısı, kendi gibi yalansız bir dünya arayan Yunus'u barındırmaktadır benliğinde. Roman, en başından itibaren, çocuksu kahramanları aracılığıyla okurun acıma duyguları, koruma güdülerini açığa çıkarmıştır. Kahramanlarını okuruna kolayca benimsetmiş, onların ardından anlatı boyunca okurunu sürükleyip götürmüştür. Yusuf Aksu, bir çoğumuza çocukluğumuzdaki doyumsuzlukları anımsatan, korunması, kollanması gereken bir kişiliği tanımlamaktadır.

            Yaşlı ve sessiz bir adam olan babası o doğmadan üç ay önce rakı almaya çıkıp bir daha geri dönmemiştir. Annesi birden alıp beşinci sınıfa kadar götürdüğü tüm öğrencileri gibi onu da, Yunus'un "İlim ilim bilmektir/ İlim kendin bilmektir" dizesi ya da dizeleriyle eğitmiştir. Eğitim, evdeki yaşamın da bir parçasıdır. Sokakta koşmak düşüp diz kanatmaktır, terliyken su içmek hastalanmaktır, kalem ucu çiğnemek hem mala hem cana zarar vermektir. Soğuktan, sıcaktan, gürültü, gevezelik ve devinimden uzak yaşanmalıdır. Yusuf'un annesine yönelebilecek tüm soruların yanıtı ansiklopedilerde olacağından konuşmayı sevmeyen Refika Hanım'ın gösterdiği adres, ömrünce Yusuf'un yaşamı öğreneceği, bir parçası olacağı ansiklopediler olacaktır. Yusuf, ilkokulu başarıyla bitirene kadar sokağa tek başına adımını atmamış, bir kez bile gezgin bir satıcıdan kendi eliyle bir tek şey satın almamıştır. Yaşamı boyunca tek okuduğu roman bir yalnızlık yapıtı olan Robenson Krüzo'dur. Dünyayı olumsuzluklarla adımlamaya başlayan Yusuf'a çevresindekilerle birlikte, hatta onlardan da önce okur sahip çıkacaktır. Arkadaşı Yunus Aksu'nun ölümünden sonra Yusuf'un annesiyle belki de Yusuf'un doğumundan önceye kadar uzanan bir ilişkisi olan Yunus'un babası tarafından büyütülmüştür Yusuf Aksu. Onun soyadını almıştır ve sıradan bir memur çocukluğundan malının mülkünün hesabını bilemeyecek bir varsıllığa ulaşmıştır; birçok olanağa kavuşmuştur.

            Yusuf, yalın, temiz yürekli bir insandır. Yunus'tan kalanlarla yaşarken bir kadirbilirlik, bir paylaşım duygusunu çağrıştırır, bir anıya saygıyı sürükler roman boyunca. Hep dilinin ucundadır dil kuramının kendine değil, ölen arkadaşı Yunus'a ait olduğu gerçeği. Kendine ve Yunus'a benzettiği, "Beşinci Murat"la yakınlaşıncaya, ona açılıncaya değin, bir türlü açıklama olanağı bulamaz bunu ve derin bir rahatsızlık duyar. Kendi yaşamıyla Yunus'un yaşamı iç içe geçmiştir. Zaman zaman kendi konuştuklarını Yunus'tan kalanlarla karıştırır. "Bunu ne zaman söylemişti?" diye sorar kendine... "Yoksa hiç söylememiş miydi?"

            Bu katın, okurun çocuksu ruhuna sunduğu diğer bir kurgu, iyi-kötü gerginliğidir. Romanın en itici karakteri olan kapıcı Tokatlı Müslüm, Yusuf'un üzerinde oluşturduğu egemenlikle günümüz toplumunda sıkça görülen bir kişiliği yansıtmaktadır. Yusuf'un tam tersinde tamamlanmış bir kişiliktir. O bir düzenbazdır, asalaktır, yalancı olduğunu hep gizleyen bir yalancıdır. Dünya malı tutkunu, çıkar için her kılığa girebilecek bir kötülük simgesidir. İyilerden yana, klasik, biraz da romantik bir çocuk romanını anımsatır Yalan'ın kurgusu,Yusuf Aksu'nun yoluna Bayram Beyaz'ı, onun da arkasından Çene Zeynel'i çıkarır. Bu iki ara karakter, Tokatlı Müslüm,e karşı kahramanımızın  yanında yer alırlar, baş belası Müslüm anlatı alanından uzaklaşır. Yine de o güçlü kişiliğiyle, itici karakteriyle, romanın sonuna kadar,  yeniden bitiverecek bir köşeden diye, okurda bıraktığı o kaygı sürüp gider.

            Toplumcu bir bakış açısıyla, insana olan inancın, geleceğe umutla bakışın öğelerini de bulabiliriz bu katta.  Birçok insan, elbirliğiyle Yusuf Aksu'ya yardım ederler. Yusuf Aksu'nunsa olanların çoğu umurunda bile değildir. Sürekli korunan, kollanan çocuksu bir ruhu yansıtır o. Karşı cinse yöneliminde bile çocukça bir duygu öndedir. Cinsel doyum, ya da vuslat değildir ilişkide öne çıkan.

            Ölüme yakın olduğu yaşlılık dönemlerinde bile Cemile kadının analık duygularını kışkırtan bir çocukluğun görüntüsüdür Yusuf...

 

            2. Yalan Katı: Bu katın sürükleyicisi, metaforu, yalansız bir yaşamı özleyen, romantik kişilikli, saf gönüllü, temiz yürekli, yalın kahraman Yusuf Aksu'nun kişiliğinde anlam kazanmış "alçakgönüllü kahraman insan"dır. Toplum karşısında bireyin konumunu sorgulayan, bireyin diğer bireylerle ilişkisi üzerine toplumbilimcil açılımlar sunan bir roman yapısı gözlenir bu ikinci okumada. Dostoyeski'nin Budala'sıyla neredeyse örtüşen bir izleğe oturur.

            "Dostoyevski'nin dünyasında tüm insanlar ve tüm şeyler birbirleri hakkında bilgi sahibi olmak, birbirleriyle ilişkiye girmek, temasa geçmek, birbirleriyle yüzleşmek ve birbirleriyle konuşmaya başlamak zorundadır, her şey birbirini diyalojik olarak aydınlatmak zorundadır." diyor Bathkin. Bu görünüş Yalan'a da birebir uymaktadır. Yalan'ın anlatı örgüsü içinde "Budala"nın çağımıza ve ülkemize uzanmış yeni ve benzeşen bir yazılımı belirginleşir neredeyse...

            Budala'nın Prens Mişkin'i (Yalan'da Muşkin olarak geçer ad) yerine, Yunus'u da belli ölçüde temsil eden Yusuf Aksu geçmiştir. Kahramanı Yusuf Aksu, Budala'yı okuduktan sonra, prens Mişkin'in konuşmalarını hep kendine sesleniyormuş gibi bulur (sayfa 530). Dostoyevski'nin ölüme mahkum olup idamdan dakikalar önce kurtuluşunu anlattırdığı epilepsili kahramanı Prens Mışkin ne kadar Dostoyevski ise, dilbilimle ilgili çalışmalarıyla tanınmış Tahsin Yücel de belki o kadar Yunus ve Yusuf Aksu'yla tanımladığı kişiliklerin arkasında bir dilbilimci olarak gizlenmektedir.

            Yusuf Aksu, Budala'yı okuduktan sonra Dostoyevski'nin yalanı ortaya çıkarıp büyüterek gözle görünür kıldığını, böylece ister istemez insanın içinde gerçeğe dönme isteğini uyandırdığını düşünür (Sayfa 542).

            Dostoyevski'nin Prens Mışkin'i kendinden düzmece bir oyunla para sızdırmaya çalışanlara oyunlarını çözdüğü halde on bin rubleyi gözünü kırpmadan vermeye kalkarken Tahsin Yücel'in Yusuf Aksu'su da malına mülküne konup tüm kiralarını toplayan, arsalarının üstüne gecekondu apartmanlar diktirten kapıcısı Tokatlı Müslüm'e akıl almayacak bir hoşgörüyle yaklaşmaktadır. Her iki kahramanın da tavırlarında kimilerince "budala"ca bulunabilirken kimilerince erdem olarak görülebilecek bir dünya malı umursamazlığı, rahatlık, sıradışılık vardır. Yalan'ın ikili kahramanlarından Yunus Aksu, kekemeliğini bir hastalık değil, yalandan uzakta, gerçeğe yakın bir iletişim, bildirişim, seslenme biçimi olarak değerlendirirken, Prens Mişkin, epilepsi nöbeti öncesi geçirdiği parlak bilinç anlarını, uyum ve güzelliği kapsayan bir sentez olarak tanımlamakta, hastalığını "ömre bedel" anlar yaşamasını sağlayan bir çeşit ayrıcalık olarak benimseyebilmektedir.  

            Budala'yla Yalan ilişkisi, metinlerarası birlik ve yazın sürekliliği için didaktik bir örnek olarak görülebilir. Her iki roman kahramana da oldukça yüklü birer kalıt kalmıştır, her ikisi de çocuksudur, yalansız bir dünya özlemindedirler, ikisi de karşı cinsle ilişkide bir cinsel doyumdan, eşeysel üstünlük çabasından ayrı şeylerin ardındadırlar.

            Bu katın yalansız bir yaşam, erdemli düşünceler ardındaki kahramanı, açık yürekli itiraflarında çok bilgili, yetkin olmadığını söylese bile, toplum onu insanüstü bir yetenek saymayı sürdürür. Toplumun, "idol"ler, kahramanlar yaratmaya yatkın yapısı verilmektedir bu anlatıyla. Birey olabilme özgün tavrı yeterince oluşmamış geri ülke insanı, kapıcısından üniversite profesörüne değin, kişiliğine hayranlıkla yaklaşacağı, tüm sürçmelerinde, tökezlemelerinde kendine yardımcı olacak tanrısal nitelikte "üstün insan"lar yaratmayı alışkanlık edinmiştir.

            Tahsin Yücel'in Yusuf Aksu'nun kişiliğinde toplumbilimci bir yaklaşımla görünür kıldığı bu "ideoloji", Bıyık Söylencesi ve Peygamberin Son Beş Günü'nde de izleğin bir parçası olarak gözlemlenebilir. ( Ahmet Oktay, Tahsin Yücel, Yazınsal Bir Doruk, Virgül dergisi, Kasım 2002)

            Yusuf Aksu'nun katıldığı Uluslararası Dilbilim Günleri'nde çıkan tartışma sonucu kaçarcasına ayrıldığı kürsüde bıraktığı boş kâğıtlar, kimilerince bir dehanın göstergesi, kimilerince ise bir çeşit protesto tavrı olarak yorumlanır. Gazetelere birinci haber olarak taşınır! Her politika kendince bir haber yapmıştır çıkan tartışmayı. Kimi gazetede Yusuf Aksu'ya saldıran dilbilimciler "İncil'in paralı askerleri" olarak tanıtılır, kimisine göre olay üniversitede bir sansür girişimi olarak yorumlanır, başka bir gazete olayı siyonistlerin oyunu olarak değerlendirir, bolca baldır bacak resmi basan bir gazete ise ünlü dilbilimcinin bildirisinin çalındığını duyurur! Romanın kadın kahramanlarından Cazibe Hanım, Yusuf Aksu'yla birlikte olmayı, yalnızca kendinden söz ettirebilmek, adını gündemde tutabilmek için istemektedir. Günümüz toplumunun bir iletişim eleştirisidir roman... Toplumsal gerçekliğin iletişim ve bildirişim odakları, insana salt işlevsel bir nesne olarak yaklaşmaktadır.

           

            3. Yalan Katı: Bu katta yazarın bıraktığı ipuçlarıyla ve kahramanların günlük yaşamlarına taşınmış tartışmalarla, kuramsal boyut, kimi yerde açıktan, kimi yerde gizlenerek kendini gösterir; roman olay örgüsü ve hikâyesi dışında, dilbilim kuramıyla da var olmaya başlar. Ansiklopedi ve kekemelik, bu katın ikili metaforudur. Yunus Aksu'nun kekemeliğiyle Yusuf Aksu'nun tüm yaşamı ansiklopedilerden öğreniyor olması bilinçlice kurguya oturtulmuştur. Genç yaşta intiharla ölümü seçen kekeme Yunus Aksu, Yusuf'a dostluklarının temelinde ansiklopedinin olduğunu söylerken bu ikilinin romandaki anlamı ve yerini de göstermektedir. "Ansiklopediler de kekemedir, onlar da her şeyi bölüp dağıtır, tıpkı benim gibi" der ve ekler, "en iyisi dağıtmaktır." (sayfa 32) Yusuf  Aksu'nun romanın ilerleyen bölümlerinden birinde ansiklopediyi, insanın dilin parçaladığı bilgiyi yeniden toparlama çabası olarak değerlendirmesi (sayfa 480) Yunus'un anlatısıyla çelişik görünse de, ansiklopedinin bilgiye yaklaşımının katlara, katmanlara ayırıcı, sınıflandırıcı olduğu bilinen bir gerçekliktir.

            Bu katın ikili metaforundan,  ansiklopedide bilgi, kekemelikte dil, yapısalcı yöntemin romana açılan kapıları olurlar. Roman, yapısalcılığı, dilbilimdeki tartışmaları yapısına alır. Saussure'la yapısalcı dilbilim, L. Strauss'la yapısalcılığın antropolojiye uzanımı anımsatılmakla kalınmaz, romanın akışı içinde savları tartışılır, günlük yaşama taşınır. Saussure'ın dil kuramı, romanda, hem örtülü, hem açık anlamlarıyla yer alır. Yusuf Aksu, satın alıp salonuna astığı, zaman zaman kullandığı bazı eşyalarını da alarak sakladığı, bir zamanlar âşık olduğunu sandığı Cazibe Çelebi'nin resmini değerlendirirken "... gösterileni olmayan bir gösteren" der.

            Yunus Aksu, kendi dil kuramını tanımlarken, "Örneğin, ayrı ayrı dillerin doğması toplumları düzelmez bir biçimde bölmüştü, şimdi de her biri, kendi içinde, bireyleri bölüyordu, çünkü nesneleri kendilerine doğal bir bağla bağlanmayan seslerle adlandırdığından, seslerin nesnelerden bağımsız olarak, en saymaca biçimlerde düzenlenmesini önleyebilecek herhangi bir düzeneği de bulunmadığından, yalanı olanaklı, olanaklı da söz mü, egemen kılıyor, gerçek bildirişimi önlüyordu. Öyleyse tüm bu yapay dillerin gerçek bildirişimi önlemeye yönelik birer tuzak olduğu söylenebilirdi" anlatımı kullanır. Yapısalcı dilbilim tanıtımı ve eleştirisi birlikte, yumuşacık yerleşmiştir anlatıma.

            Yunus Aksu, kekemeliğini, daha yalın, yalansız bir konuşma biçimi olarak benimsemiştir. Yalansız bir yaşam ve yanılsama payının azaltılabilmesi  için sözden önce sesin anlamının gelmesi gerektiğini bildirmektedir. Tüm dünyada hayvanların aynı dili konuştuklarını, yalnızca bazı sesleri çıkararak, rahatlıkla ve yalansız olarak anlaştıklarını anlatır Yunus.

            Yunus Aksu'nun dil kuramı yapısalcılıkla çelişen bir içeriği de kapsamaktadır. Edebiyat Fakültesi'ndeki dil dersinde Saussure'nin dili artsüremli değil eşsüremli yönelimle çözümlemeyi amaçlayan, dilleri tarihe başvurarak açıklamanın nasıl yanıltıcı olduklarını savlayan kuramı anlatıldığında Yunus'un dil kuramını kullanan Yusuf buna karşı çıkar. "(....) Fendinand de Saussure, Yusuf Aksu için ansiklopedinin on binlerce maddesi arasında birkaç satırlık bir maddeydi yalnızca" der ( Sayfa 65). Yunus gibi o da her şeyi kökenine, kaynağına giderek açıklamaktan yanadır. Yalan'daki kuram tartışması, dilbilimin sınırlarını aşar, şiire ve türküye kadar uzanan yeni açılımlarla sürer, antropoljiye kadar uzanır. Yapısalcılığın yazın metnini değerlendirmeleri ile sembolist şairlerin şiirde yapıya önem veren yönelimleri birlikte bir kuramın basamakları gibi belirirler. Fransız sembolist şairler Mallarme ve Valery'nin adları, romanda, Yusuf Aksu'nun yakın çevresindeki kişilerden biri olmuş iç hastalıkları uzmanı Profesör Osman Nuri Balcı tarafından verilmiştir Her iki şair de, şiirde biçimle anlam arasındaki ikiliği ortadan kaldıracak bir sözcük yapılanmasını savunmuşlardır. Şiirden kavramsal ve bilgisel anlamı uzak tutup sözcükler, parçalar arasındaki dizilimi, yapısal ilişkiyi öne çıkarmışlardır.

            Yunus Aksu'nun kekemeliğini bir erdem gibi savunurken kullandığı sesmerkezci yaklaşım, Cemile'nin türkülerine vurulan Yusuf Aksu'da bir kez daha anımsatır kendini. Türküler, sese, ezgiye yoğunlaşmış anlam yapılarıyla yalansız bir anlatının savunuculuğunu yapmaktadırlar. Yunus ve Yusuf Aksu, müziği dil sonrası, insanın yalansız iletişime, bildirişime dönüş çabası olarak değerlendirirler, sözsüz ezgilerin üstünlüğünü savunmaktadırlar. 

            Tahsin Yücel, ülkemizde yapısalcılığı yazına taşıyan ilk bilim adamıdır. 1960'lı yıllarda İstanbul Üniversitesi'ne gelmiş Greimas'tan aldığı yapısalcılıkla ilgili bilgileri yazın yaşamında kullanmıştır. Yalan'da, dilbilimle ilgili tartışmalar, roman yazınsallığını örselemeden, bir gerçeklik önerimi savına kalkışmadan, didaktik bir anlatıya dönüştürmeden romana aktarılmıştır.

 

            4. Yalan Katı: Bu kattaki metafor, Yunus ve Yusuf Aksu'nun dil kuramının çeşitli yorumlarıyla metne taşınan yapı-sökümcü tartışmalardır.

            Bir yandan yazının dilden önceye çıkarılması, bir yandan da yazıdan da önce  insanın ve diğer canlıların yalansız bildirişim biçimi olarak bir çeşit ötüş tanımlanmasıyla, dil üzerinde söylenmiş, önerilmiş tüm savlar bir karmaşa içinde karşımıza çıkarlar. 

            Derrida'nın yapısalcılığı aşan görüşlerinde, yapısalcılık bir yanılsama içinde olmakla eleştirilmiştir. Derrida'ya göre, yapısalcı Sausser'in kullandığı yöntem sesmerkezciliğe dayanmaktadır. Sesmerkezcilikse, dilden önce, kendi kendine var olan bir temel ilkeyi (Tanrı, ruh, madde ya da doğruluk gibi) baştan kabul etmiş olmasıyla yeni ve büyük yanılgılara kapı açmıştır. Anlamın dilden önce olamayacağını savlayan Saussure'nin öncülük ettiği dil kavramı bu şekliyle kendini yapıçözümüne uğratmaktadır. Sözü gösteren ve gösterilen diye kendi yapı parçalarına ayırıp anlatmak istediği kavramı, gösterileni, saymaca, keyfi bir sesle, gösterenle bildirir yapısalcılık. Sorun sesle birlikte ortaya çıkmakta, yanılsamalar da burada başlamaktadır. Sesi ortadan kaldırmak için çok kullanılan bir örnek kendi kendine konuşan insandır. Kendi kendine konuşan bir insan düşünüldüğünde, neredeyse aracısız bir konuşma tanımlanmış olduğundan, gösteren aradan çekilmiş gibi bir kanı uyanabilir. O anda düşünülenle konuşulanın aynı olduğu, düşüncenin dolaysızca kendi başına var olabileceği sanısı uyanmaktadır. Oysa, insanın özne olarak kendinin ayrımına varabilmesi için, "ben" in "ben olmayan"dan ayrılması gereklidir, bunu dil olmadan gerçekleştiremeyiz. Sesin, gösterenin bir parçası olmaktan öte anlam taşımayan "ben" kavramının dilden önce olabilmesi olası değildir. Anlam, dille başlar... "Ben" kavramı, aslında dil ile olabilen bir "metin" dir. Yazı, anlamı oluşturan "differance" ile eşit ve aynıdır; bunun için de Derrida'ya göre, yazı, sözden önce gelmektedir. Ayrıca, Saussure'nin savladığı gibi, gösterenle gösterilen arasında birebir bir bağlantı yoktur. Saymaca bir ses olan gösterenin ne olduğu, ne olmadığıyla ilintilendirilebilir. Gösterenin ne olmadığını tanımlamak için kullandığımız başka bir gösterende de kendi başına bir anlam yoktur. O da diğer gösterenlerle, ne olmadıklarıyla anlam kazanabilir. Bu döngü, sürekli bir şekilde kendi üzerinde dönen bir ağ örgüsü gibi sürüp gidecektir. Bu zincirleme bağıntının sonu gelmeyecektir. Yapısalcılığın kapalı sistem kavramı yetersizdir, yanılgılara kapı açmaktadır.  Bunun için hem ayrılığı, hem ertelemeyi içeren "differance" kullanılmalıdır!

            Yalan'ın yapısalcı-ötesi önerimleri dilbilim dışına da uzanmaktadır. Beşinci Murat, Dostoyevski'yi yorumlarken, "Hiçbir şey ne yüzde yüz gerçek, ne de yüzde yüz yalandır" der (Sayfa 539). " Aynı karakterin "(....) yanlış doğru karşıtlığı çoktan suyu çıkmış bir karşıtlık" deyişi de, Derrida'nın Hegelci diyalektiğe getirdiği eleştiriyi anıştırır.

            Yunus ve Yusuf Aksu'nun dil kuramlarının, yapısalcı- yapısalcı ötesi tartışmaların boyutlarını zorlayan kendine özgü bir yanı vardır. Yazının sözden önce geldiğini daha önce savlamış olan Ginneken ve benzerlerinin kuramlarından farklı olarak, onlar, eklenimli dilden ve yazıdan önce tüm yaratıklar için anlamlı olan bir "söz" olduğunu savlamaktadırlar. Bu "söz" ile daha çok bir çeşit ötüş anlatılmak istenmektedir. Bu ses, ötüş ya da "söz", sanki göstereni olmayan bir gösterilendir. Anlamını üzerinde taşır. Bu haliyle de Duret, Ginneken gibi yazıyı sesten değil direk olarak elin devinimlerinden, piktogramlardan üreten kuramcıların söyledikleriyle örtüşmez. Anlamın dilden önce olası olmadığını savlayan yapısalcılarla da aynı görüşleri paylaşmamaktadır dil kuramları... Aynı zamanda, dilden önce sese bir anlam vererek yapısalcıların düştüğü varsayılan yanılgıyı da paylaşmış olur.

            Yalan'ın bu ayrı ayrı okumalarında savunur göründüğü dilbilimle ilgili karmaşık kuramsallık, Yusuf Aksu'nun dil kuramının yanılgısını itiraf etmesiyle kendine yeniden, bir çeşit yapı-söküm uygulamaktadır. Bu noktadan itibaren metin, kendi savunur göründüğü kuramı boşa çıkararak bir yandan özerk bir yazın metni yapılandırmış, kendi organik birliğini kurmuş olur, bir yandan da kuramsal anlamda bir "açık yapıt" olma gücünü kazanır.

Yalan bu karmaşık yapısıyla, bir yandan da Türkiye’de yapısalcı dilbilimcilerle yakın ilişkileri olmuş dil kuramcısı olan yazarına, kendi özeleştirisini yaparca, dil kuramıyla ilgili kafasındaki soru işaretlerini okurla paylaşma olanağı sunmaktadır.

 

            Kısa bir son değini: Bunca dalgalanmanın, yazın üzerinde eleştirel bakışlarını duyumsadığımız ayrı kuramların kol gezdiği yapıt, yalanlanamayan yalanlarıyla, birbirine geçişin olağanüstü kolay olduğu ayrı katlarıyla, katlar arasında oluşmuş ara geçişlerle bir yandan bir serüven romanı gibi kolay okunurken, bir yandan da hep bilinmeyene doğru sürüklemektedir okurunu.

            Yalan  romanı üzerine söylenebilecek en son söz şu olabilir:

            "Metinde kurgulanmış dünyanın gerçek bir dünya olduğu sanısına en az kapıldığımız ama, gerçeğin izini sürmek, kendi sesimizdeki anlamı duymak  çok heyecanlandığımız bir roman..."

 

 

 

            Kaynakça:

            Tahsin Yücel, Haney Yaşamalı, Can Yayınları, 1991

                Tahsin Yücel, Yalan, Can Yayınları, 1. Basım 2002

                Mehmet Ergüven, Kışkırtıcı Bir Seçki, Virgül Dergisi Kasım 2003, sayı 67

Yücel Kayıran, Dünya Sorunları Neden Edebiyatın konusu Değil, Adam Sanat Dergisi, Kasım 2003, Sayı 214

                Ahmet Oktay, Yazınsal Bir Doruk: Yalan, Virgül Kasım 2002

                Berna Moran Edebiyat kuramları ve Eleştiri, İletişim yay. 7. Baskı 2002,

                Dostoyevski, Budala, Can Yay., 

                Emin Özdemir, Türk ve Dünya Edebiyatında Dönemler Yönelimler, Bilgi Yay. 3. Basım, 1993

                Mikhail Bathkin, Karnavaldan Romana, Ayrıntı Yay. 2001     

                Özdemir İnce, Yazınsal Söylem Üzerine, Can Yayınları 1993             

 

*Yom Sanat Dergisi’nde yayınlanmıştır.