ELEŞTİRİNİN DİSTOPYASI

 

Türk edebiyat eleştirisi denince hemen aklıma ilk gelen addır Jale Parla… Tüm yapıtlarını severek, özümseyerek okurum… Jale Parla’nın eleştiri yazıları birer tadına doyulmaz denemedir aynı zamanda… Salt olumlama ya da olumsuzlamadan çok uzakta, metnin haklarını ve korunması gereken sınırlarını ihlal etmeden yeni bir bakış açısı katar… Yeni anlam boyutları, yeni ufuklar açar; belki de hiçbir yazarının itiraz etmeyeceği bir boyutta metni yeniden yazar…

Şu an elimde “Türk Romanında Yazar ve Başkalaşım” adlı kitabı var.

Kitaptan edindiğim düşünce ve duygulardan en önemlisi Jale Parla’nın vurguladığı “distopya” kavramından benim düşünce dünyama düşen ışıkla ortaya çıktı… “Eleştirinin Distopyası” başlıklı bu yazıyı kaleme almam gerekti… Jale Parla’nın son okuduğum kitabında yakın zamanlarımızın eleştiri tarihine ve kanon diyebileceğimiz biçimde kökleşmiş kimi yargılara bir kez daha bakmaya, bu konuyu ele almaya çağırdı beni.  

Hele de ülkemizin son yıllarda hızla sürüklendiği bu karanlık kültür ortamını görünce…

Ülkemizin adeta kültürel bir yıkıma doğru sürüklendiği, merkezi kültür ve eğitim politikalarının adım adım en köklerinden değiştirildiği 12 Eylül 1980 sonrasında ivme kazanan ve son on yılında iyice alevlenen “Erken Cumhuriyet Dönemi Kültür ve Eğitim Politikaları”na yönelik eleştirilerde dönem koşullarını pek de göz önüne almayan, zaman ve uzam kavramına aldırmaksızın Cumhuriyet kuruluş döneminin kültürel gelişmelerini bir tür otopsi masasına yatırmaya kalkan, köklerini uzaklarda bulmakta güçlük çekmeyeceğimiz bir çaba ve furya birçok deneme yazarını, birçok eleştirmenimizi de etkisi altına almıştı.

“Ergenekon”, “Balyoz” gibi kumpas davalarının ortalığı toz dumana çevirdiği, Türkiye’nin bugünlere geleceğinin çok açıkça belli olduğu günlerde büyük bir telaş içinde üzerinde çalıştığım Anadolu Rönesansı adlı kitabı yazarken ihanete uğramış insanlara özgü düş kırıklıkları da yaşıyordum. Orhan Koçak, Ömer Türkeş, Ali Galip Yener bu adlardan oluşmuş bir üçlü olarak o gün karşıma çıkmıştı. Anadolu Rönesansı’nda, Koçak, Türkeş ve Yener’in döneme ilişkin eleştirilerine yönelik düşüncelerimi dile getirirken büyük yürek eziklikleri duydum. Dönem koşullarını ve bugünün kültür egemenlerinin ülkede yapmak istedikleri değişim ve dönüşümleri çok da hesaba katmayan, nesnellikten uzak bulduğum eleştirilere ayrıntısıyla verdiğim yanıtlar nedeniyle kimi çevreler tarafından “Kemalistlik”, “Ulusalcılık”, hatta “Milliyetçilik” ile damgalandım.

Orhan Koçak, Defter Dergisi ve daha sonra İletişim Yayınları tarafından çıkarılmış Kemalizm adlı kitapta yer alan “1920’lerden 1970’lere Kültür Politikaları” başlıklı, uzun yazısında Köy Enstitülü yazar Fakir Baykurt ile Ahmet Hamdi Tanpınar’ı karşılaştırır. Fakir Baykurt’un Kemalist anlayış tarafından korunup kollandığını, Ahmet Hamdi Tanpınar’ın geri plana itildiğini savlayan bir bakış açısıyla olaya yaklaşmaktadır. Fakir Baykurt, Yılanların Öcü adlı kitabıyla Yunus Nadi Roman Ödülü’nü almış, arkasından yargılanmış ve öğretmenlik mesleğinden atılmıştı. Tüm edebi külliyatını büyük bir saygıyla okuduğum Tanpınar ise Demokrat Parti iktidarı yılları dahil tüm ömrünce siyasal iktidarlar tarafından korunup kollanmış, üniversite kürsülerinde binlerce öğrenci yetiştirmiş, yazıları her yerde yayımlanmış, Türk Beşleri’nden esirgenen yurtdışı yolculuk ve harcırahlar onun için onlarca yıl ve değişen iktidarlar boyunca bir hak olarak görülmüştü.  

Ömer Türkeş, aynı kitapta yer alan “Güdük Bir Edebiyat Kanonu, Kemalizm”  başlıklı yazısında dönem eğitim ve kültür çalışmalarının halkın yaşamında önemli bir değişikliğe yol açmadığını söylüyordu. En basitinden birkaç on yıl içinde okuryazarlık oranının yüzde onlardan yüzde altmışlara çıkarılmış olması ona göre “hiçbir şey” idi…

Hilafet ve saltanatın kaldırılması, laik ve karma eğitim, kadın hakları, yasa karşısında yurttaş eşitliği gibi konular kimi araştırmacılar ve yazarlar tarafından görmezden gelinmiş gibidir. Halk çoğunluğunun kullandığı dilin yazıda kullanılması ve okuryazarlığın artması aydınlarımız tarafından önemli bir değişiklik olarak kabul görmemiştir. 1929-1930 ders yılında ilkokulu bitirenlerin sayısı 17 bin iken 1943-44 yılında bu sayının 75 bine çıktığı gerçeği eleştirmenlerimizin ilgisini çekmemektedir. Yalnızca 1945 yılı rakamlarıyla, ilkokullardaki öğrenci sayısının bir yıl öncesine göre 23 bin 415 artmış olması bile yeterli bir örnek olabilecektir (Milli Eğitim Bakanlığı Tebliğler dergisi, sayı 356, 26.11.1945, aktaran E. Tonguç, Bir Eğitim Devrimcisi, s 458).

“1936-46 yılları arasında yapılanlara, alınan sonuçlara bakılırsa bu yılları atılım yılları olarak nitelemek doğru olur. 1924-36 yılları arasındaki 12 yılda ilkokul sayısı 4894’den 6112’ye çıkmış olmasına karşın (artış %25) 1936-46 yılları arasındaki 10 yılda bu sayı 6112’den 15.009’a çıkmıştır (artış %146) Öğrenci sayısındaki artış, ilk dönemde %92, ikinci dönemde %114 olmuştur. Bu ikinci dönemde asıl artış köylerde olmuştur. Okul sayısındaki artış %185, öğrenci sayısındaki %119’dur.” (Sunuş, İsmail Hakkı Tonguç, Kitaplaşmamış Yazılar, 1. Cilt, 2. Baskı, s 5)

Yalnızca “okuryazarlık” artışı bile halkın hayatında önemli bir değişiklik değil midir? Bizi inandırıcı bulmayacak olanlara Batılı bir düşünürden söz edebiliriz. “Sansürün en etkili biçimi, hiç kuşkusuz kitlesel okumaz-yazmazlığın sürdürülmesidir.” (Terry Eagleton, Eleştiri ve İdeoloji, Çeviren Savaş Kılıç, İletişim Yayınları, 1. Baskı 2009 İstanbul, s 65).

İlköğretimin yaygınlaştırılmış olmasını, öğretmen yetiştirmede özgür, özgün ve üretken bir yöntemin seçilmiş olmasını “önemli bir değişiklik olarak” görmeyenlere Octavio Paz’ın da söyleyecekleri vardır. “Eğer devrim, kendi öz kaynaklarımızda ve öz benliğimizde bulmak için atıldığımız serüven ise, coşup çağlayan ama umutsuz tutkuyu kimse, çağdaş eğitimimizin kurucu babası sayılan Jose Vaconcelos kadar yürekten duymamıştır. Onun kısa zamanda başardığı işler bugün hâlâ yaşamaktadır. O, Justo Sierra’nın başlattığı bazı işleri de sürdürmüştür; ilköğretimi yaygınlaştırmak, daha üst düzeylerdeki öğretimin niteliğini geliştirmek (altını biz çizdik) vb gibi. Vasconcelos, önemli bir şey daha yapmaya çalışmış; eğitim-öğretim sürecini, kültürel geleneğimizde var olan, ama olgucuların unuttuğu ya da görmezlikten geldiği bazı temel ilkelere oturtmak istemiştir. Yeni (devrimci) eğitim üç ana temele oturtulmuştur: kanımız, dilimiz ve halkımız.” (Octavio Paz, Yalnızlık Dolambacı, s 167)

Ali Galip Yener, Virgül Dergisi’nin Kasım 2006 tarihli 101. sayısında yayımlanan Mavi Anadoluculuk Çıkmazı” başlıklı yazısında Sabahattin Eyüboğlu’nun Osmanlıca “in’ikad” sözcüğü yerine “oturum” sözcüğünün kullanılması üzerine yazdığı bir makaleyi önüne koyarak Eyüboğlu ve onunla birlikte Kemalizm’i “tepeden inmeci” olarak değerlendiriyordu… 

Jale Parla’nın “Türk Romanında Yazar ve Başkalaşım” adlı yapıtının son bölümlerini okurken de aynı düş kırıklığı ve yürek ezikliğinin depreşmekte olduğunu hissettim. Birilerine karşı bir haksızlık yapılıyordu… Jale Parla, İletişim Yayınları’nın o ünlü Kemalizm cildine ya da başka yapıtlara bu konuda bir yazı vermemişti ama, gerek Orhan Pamuk üzerine yazdığı yazılarda, gerek Ahmet Hamdi Tanpınar, Bilge Karasu ve Oğuz Atay ile ilgili değerlendirmelerinde “Erken Cumhuriyet Dönemi Kültür Eğitim Politikaları”nı kısmen bir distopya kaynağı olarak görüyordu. Dönemi tümden bir temize çıkarma çabası içinde olabilmemiz mümkün değil, öyle de düşünmüyorum kuşkusuz… Eleştiriler, günümüz egemen politikalarıyla o günü ve o günkü eğilimleri karşı karşıya koyarken biraz insaflı olabilsin, bir de dönemi yekpare bir bütünlük olarak olumsuzlamanın dışında bir iki de iyi tarafını görmeyi başarabilsin; budur beklenen…

Tanzimat’tan başlayarak tüm edebiyat tarihini farklı bir bakış açısıyla ele alan Parla’nın Orhan Pamuk’un Kar romanında, İstanbul/Hatıralar ve Şehir adlı kitabındaki politik yaklaşımları üzerine tek söz etmemiş olması çok ilginçtir. Kar’da hepsi de sarhoş ve edepsiz olan solcular askerleri imam hatipli mazlum öğrencilere karşı kışkırtmakta, Mustafa Kemal kalpağı giymiş Sunay Zaim’in emriyle üzerlerine kurşun sıktırtmaktadır.  Burada Orhan Pamuk’un yolları kapatmış karlar yağdırdığı Kars’ın üzerine çok uzaklardan gelen bir politik ve kültürel angajmanın esintileri metinleşmek değil midir? Böylesi bir kurguyu “… güdümlü değişime güdümsüz başkalaşımla yanıt veren, değişimin sözcüsü mükemmel yazar figürlerinin karşısına yarım, eksik, başarısız yazar figürleri çıkaran romancılarla sırtlanılmıştır,” (Türk Romanında Yazar ve Başkalaşım, s 272) yorumuyla tanımlamak nasıl mümkün olabilir?

Orhan Pamuk, özellikle Kar romanı ile egemen ve başarılı bir politikanın olduğu kadar büyük ödüllere ulaşmış başarılı bir yazarlığın da temsilcisi olarak kendine hiç küçümsenemeyecek, “angaje” ve hatta güdümlü bir iktidar kurmuştur. 

“Türk Romanında Yazar ve Başkalaşım” adlı yapıtta Parla distopyayı şöyle tanımlıyor: “Distopya deyince ideal toplumsal düzenin yani ütopyanın tersi olan sistemlere ilişkin anlatıları kastediyoruz. Bu tür anlatıların ortak öğesi, bireysel seçim ve özgürlükleri yok eden; savaş ve şiddet çığırtkanlığı yapan; işkence ve yargısız infaz gibi her türden hukuksuzluğu uygulayan; teknolojiyi egemen güçlerin elinde baskı unsuru haline getiren; yaratıcılığı yasaklayıp standardizasyonu teşvik eden; vasatlığı beslemek için popüler kültürün uyuşturucu ve aptallaştırıcı gücünden yararlanan totaliter rejimlerin varlığıdır.” (Jale Parla, Türk Romanında Yazar ve Başkalaşım, İletişim Yayınları, 3. Baskı, 2015 İstanbul, s 199-200)

Oğuz Atay’ın günlüğünde “bezirgân oyunlarıyla ayakta kalmaya çalışan”, “İlerici, gerici her türlü akımların tekelini elinde tutan bir küçük aydın çetesi”ne yönelik olarak yazdıkları Yıldız Ecevit tarafından “Toplumcu Gerçekçi” akıma karşı bir Oğuz Atay isyanı gibi konuşlandırılır. Kendi adıma, edebiyatta kategorileştirmelere, yazarları ve edebiyat okurlarını dar kalıplar içinde karşı karşıya koymaya çalışan bir anlayışa hep karşı oldum. Kendimi de şu ya da bu akımdan saymıyorum, kimsenin de temsilcisi değilim. Böyle bir tanım ya da yan tutuşu edebiyata ve edebiyata gönül vermiş hiç kimseye yakıştıramam.

Jale Parla “Türk Romanında Yazar ve Başkalaşım” adlı yapıtında Yıldız Ecevit’in bir tür hedef şaşırtmacası olarak kullandığı alıntıyı olduğu gibi kullanır…

Jale Parla’nın, Yıldız Ecevit’in birçok yorumunda kategorileştirme ve özellikle yaşamla iç içe duran kimi yazarlara, özellikle de “Köy Romanı” başlığı altında topladığı bir ekole yönelik eleştiriden çok tükenmeyen bir hışla saldırıya dönüşmüş tutumuna karşı suskun kalmış olması bana çok ilginç geliyor. Aynı Yıldız Ecevit’in “Türk Romanında Postmodernist Açılımlar” adlı kitabında öve öve bitiremediği karnavalcı roman ve Mihail Bahtin adına rağmen Orhan Pamuk ve Hasan Ali Toptaş’a yönelik övgü dolu kitap ve yazılarında her iki yazarı ve grotesk kavramını Mihail Bahtin’in Rabelais ve Dünyası adlı yapıtta kıyasıya eleştirdiği Wolfgang Kayser’e benzer bir anlayışla tanımlıyor ve bir tür değersizleştirmeye, yavanlaştırmaya uğratıyor olmasını da görmez Jale Parla... Oysa ki Mihail Bahtin konusunda onun gerçekçi ve olumlu bir duruşu içinde olduğunu biliyoruz…

Bu gerçeğe yakın duruş da Jale Parla’yı Yıldız Ecevit etkisinde kalıp Orhan Pamuk kitaplarındaki grotesk gücü yanlış yorumlamaya götürür. Kara Kitap’taki “Boğazın Suları Çekildiği Zaman” bölümünden “Bedi Ustanın Mankenleri”ne uzanan ölümle yaşamı iç içe geçirmiş, yaşamın sürekliliğini, tuhaflıkların ve zıtların birlikteliğini sergileyen grotest tablo, Jale Parla tarafından “bir kıyamet manzarası,” ve “bir distopya”dan (s 245) komik bulunmuş bir “kara mizah, anlamsız, beyhude bir dönüşüm,” (s 248) olarak yorumlanır.

Her iki bölümde de ana öğe, ölümü hiçe saymış bir canlılıktır… Orhan Pamuk anlatıcısı Celal Salik’in deyimiyle, “Galata Köprüsü’nde bile hissedilemeyecek bir canlılık vardır.” (Kara Kitap, s 61)

Kara Kitap’ın belli bölümleri Rabelais ve Dünyası’ndan esinlenilmiş Bahtinci bir pitoreski tanımlarlar… Bahtin’in Rabelais ve Dünyası’nda tanımladığı grotesk Kara Kitap’a taşınmış gibidir. “Kırım’daki Miletos kolonisi Kerç’ten günümüze kalan meşhur çömlek koleksiyonunda ihtiyar hamile acuze figürleri vardır. Dahası, bu acuzeler gülmektedir. Bu, çok güçlü bir şekilde ifade edilen tipik bir grotesk anlatımdır. Müphemdir. Burada gebe bir ölüm vardır; doğum yapan bir ölüm.” (M. Bahtin, Rabelais ve Dünyası, s. 53)

“Birçoğu kurşuni bir tozla kaplı bu vatandaş mankenleri (aralarında Beyoğlu gangsterleri de vardı, dikiş diken kızlar da, ünlü zengin Cevdet Bey de vardı, ansiklopedist Selahattin Bey de, itfaiyeciler de vardı, benzersiz cüceler de, ihtiyar dilenciler de, gebe kadınlar da)… ” (Orhan Pamuk, Kara Kitap s 64)

Jale Parla’nın yapıtıyla birlikte, etkilenme endişesinin tüm yazar ve düşünürlerimiz için hiç elden bırakılmaması gereken bir kılavuz olarak unutulmaması gerektiğine olan inancım da çoğaldı. Kimi zaman çok benimsiyor almasak da çevremizdeki bazı düşünce kalıplarından, okuduklarımızdan, dinlediklerimizden, elimizde olmayan bir şekilde etkilendiğimizi sanıyorum.

Bu etkilenmeden bilinçlice sıyrılabilmek için günümüzde yitirilen kimi değerlerin kişiliğimiz oluşmasında ne denli önemli olduklarını bir kez daha görmekte yarar var diye düşünüyorum. Kadın haklarından laik ve karma eğitime, yargı, yasama ve yürütme erklerinin bağımsızlığına, özgürce düşüncesini söyleyebilme olanaklarına kadar birçok şeyin üstünün hoyratça örtülmeye çalışıldığı bir dönemde bazı yazar ve düşünürlerimizin bir döneme ilişkin değerlendirmelerinde tümden bir olumsuzlama çabası içine girdiklerini görmenin, Batı daha büyük özgürlüklere açık aynasında kendine bakarken yüzüne düşmüş ışığa bir muğlaklık örtüsü örtmeye çalıştığını, çözümsüz kalmış bir toplumsal kaygıyı karanlık ve dipsiz bir kuyuya dönüştüren bir gidişe belli ölçüde katılış olunduğuna ilişkin bir duygu büyümeye başlıyor insanın içinde…

Eleştirinin kendisi de bir distopyaya dönüşüyor belki…

 

Alper Akçam, 28 Mart 2018