HASAN ALİ YÜCEL’İN 57. ÖLÜM YILDÖNÜMÜNDE SOĞUKKANLI BİLİRKİŞİLER CANIMIZA OKUYOR!
Çevre coğrafyalardaki birçok kanlı olayların perde gerisinde Batı’nın Doğu’ya, Doğu’nun da Batı’ya bakışı önemli bir yer tutar. Batı’da “içinde bulunduğu batıl inanç ve kültür batağından kurtarılması ve yol gösterilmesi gereken barbar Doğu”, Doğu’da, inanç esaslarına göre “ahlaksız-kâfir ölçütler içinde yaşayan Batı” imgeleri, hem Batı’daki hem de Doğu’daki iktidarların kolayca kullanageldikleri düşünce sistemleri olarak kültürel alanlarda yerlerini almıştır. .
Son yılların emperyalizm tarafından beslenen gözde kuramcıları Samuel P. Huntington, Fukuyama ve tüm Şarkiyatçı düşünürleri, yeryüzündeki uygarlık ve kültürleri yaratılışsal olarak birbirlerine karşıt kimliklerle tanımlamakta ve karşıtlıkları sonsuza kadar sürdürmek isteyen bir politikanın sözcülüğünü yapmaktadırlar. “Müslümanlar’ın şiddet içeren çatışma eğilimi yanı sıra, Müslüman toplumların militaristleşme ölçüsünce de içerimlenmektedir. 1980’lerde Müslüman ülkeler diğer ülkelerden önemli ölçüde daha yüksek askeri kuvvet oranına (yani, her 1000 kişi için askeri personel sayısı) ve askeri girişim indeksine sahipti (bir ülkenin refah düzeyine göre ayarlanmış kuvvet oranı).” (Samuel P. Huntington, Medeniyetler Çatışması, s 387) Bugünkü rakamlar seksenli yılları fersah fersah geride bırakmış olmalıdır… Müslüman ülkeleri silahlandırma yarışına çıkaran kimdir? Silahları kim satmaktadır? Bu soruların yanıtı Huntington’da yoktur.
Yakın zamanlarda yapılan bir resmi açıklamaya göre, ABD silah batışlarının %50’den fazlası Orta Doğu ülkelerinedir…
13 Haziran 1910 günü Avam kamarasında konuşan, sicilinde Başbakanlık, İrlanda İçişleri Bakanlığı, İskoçya Bakanlığı bulunan Lord Arthur James Balfour şöyle diyordu: “Her şeyden önce olgulara bakın. Batılı uluslar, tarihte ortaya çıkar çıkmaz, … kendilerine özgü erdemleri edinip… kendi kendini yönetme yetilerinin ilk ilkelerini sergilediler,… Genel deyişle ‘Doğu’daki Şarklıların tarihine bir göz atın, kendi kendini yönetmenin izine rastlayamazsınız. (…) Bu büyük uluslar için –büyüklüklerini kabul ediyorum- bu mutlakiyetçi yönetimin bizim tasarrufumuzda olması hayırlı mıdır? Hayırlıdır derim ben” (Edward Said, Şarkiyatçılık, s 42-43)
Batı-Doğu gerilimi, “ben ve öteki” diyalektiği üzerinden kurulmuş olan bu zemberekte ülkemizin ve komşu Orta Doğu’nnun yeraltı ve yerüstü kaynakları yağmalanırken, halklar, dinler, mezhepler birbirine düşman kılınıyor; yüz yıllarca etkisini hissettirecek kan davaları kışkırtılıyor... Analar kınalı kuzularını gözyaşları içinde toprağa verirken birileri petrol kârlarıyla, doğalgaz yollarıyla kurdukları yağmayı kültürler, inançlar farklılığı ile perdeliyor...
Soğukkanlı bilirkişilerin son yıllarda çok büyük bir önemle üzerinde durdukları ve bazı kaynaklar tarafından “formatlanmış nesiller” yetiştirmiş olmakla suçlanan “Erken Cumhuriyet Dönemi Kültür Eğitim Politikaları”nın önemli adlarından olan Hasan Ali Yücel, hem bir Mevlevi dedesiydi, hem de Batı kültürü ve evrensel bilgiye, estetiğe eleştirel bir gözle bakarak kendi kimliğine katmayı başaran Doğulu bir sanatçı…
Hasan Ali Yücel’in 496 Batı ve Doğu klasiğini Türkçeye kazandırmış Çeviri Bürosu’nda görev alanları saymak bile sözcülüğünü yapmaya çalıştığı kültürün zenginliğinin farklı bir işaretiydi. Nurullah Ataç, Sabahattin Eyuboğlu, Halide Edip Adıvar, Adnan Adıvar, Sabahattin Ali, Orhan Veli, Oktay Rifat, Melih Cevdet Anday, Azra Erhat, Ahmet Hamdi Tanpınar, Vedat Günyol, Bedrettin Tuncel, Esat Sabri Siyavuşgil, Nusret Hızır, Hasan Ali Ediz, Orhan Burian, Erol Güney, Melahat Özgü, hatta dolaylı olarak Nazım Hikmet, Zeki Baştımar ve Hasan-Ali Yücel’in kendisi, çünkü, Bakanlık’taki işlerini bitirir bitirmez, akşam saat kaç olursa olsun, arkadaşlarını imecesine katılıyor, gece geç saatlere kadar yapılan çeviriler üzerinde tartışıyor ya da yeni kitapların çevirisi gündeme alınıyordu.
Hasan Âli Yücel, 3 Temmuz 1941 tarihinde kurucusu olduğu Ankara Devlet Konservatuvarı’nda ilk mezuniyet töreninde yaptığı konuşmada başka ülkelerden sanatçılara ait yapıtların Ankara’da seslendirilmelerine değinmektedir. “Fakat o sözleri ve sesleri canlandıran biziz. Onun için Devlet Konservatuvarı’nın temsil ettiği piyesler, oynadığı operalar bizimdir, Türk’tür ve millîdir” (…) Ben Doğu ve Batı diye bir fark görmüyorum. İnsan eseri, insan ruhunun iştiyakları, kaygıları, korkuları zaman ve zemine göre değişse de özünde bir ayrılık varsa o, tutulan yol ve usüldendir. Garplı kafasının metoduyla duymasak şarklıda bu özü bulamazdık. Meselâ Mevlâna’nın Fîhi mâ fîhi kitabını Goethe’nin Eckerman’la konuşmalar’ı gibi okuyorum. İkinciyi okumaya alışmasam, kim bilir birinciyi şimdikinden daha az başarı ile söktürebilirim” demektedir Yücel. Batı’nın çözümleyici ve yenidendoğuşçu çoğul bakış açısının işlendiği Goethe metni, Yücel için yeni bir Mevlana çözümleme yöntemi getirmiş gibidir.
Yücel’in bu konuşmasından tam elli iki yıl sonra, 1993 yılında “Kültür ve Emperyalizm” adlı yapıtında “Oryantalizmîn kitabını yazmış Edward Said C. I. R. James’den şu alıntıyı yapar: “Beethoven Almanlara ait olduğu kadar Batı Hint Adaları yerlilerine de aittir.” (Kültür ve Emperyalizm, s 30)
Hasan Âli Yücel’in görevden alındığı 1946 yılı, aynı zamanda “Erken Cumhuriyet Dönemi Kültür Eğitim Politikaları”nın kapanış noktası olarak da değerlendirilebilir.
Türkiye Cumhuriyeti eğitim ve kültür tarihinde çok önemli bir yeri olan Hasan Âli Yücel, Batı kültüründen alıp kullandığımız kavramların anlam karşılıklarıyla, hem bir Aydınlanmacı, hem bir Rönesansçı ve tümünün ötesinde hümanist bakış açısı tüm kültürleri kucaklayan bilinç insanıydı.. .
Hemen bu noktada, 20. Yüzyıl sonunda iyice atağa geçen emperyal Şarkiyatçı politikaların etkisindeki aydınlarımızın “İçselleştirilmiş Oryantalizm”den “Etnosantrik Milliyetçilik”e kavramları ulayarak gözden düşürmeye çalıştıkları dönem politikalarının ve Hasan Âli Yücel’e ait hümanist bakış açısının değerini bir kez daha anlayabilmek için 20. Yüzyılın önemli düşünürü, “Oryantazim’in kitabını yazmış Edward Said’in “Kültür ve emperyalizm,” adlı yapıtından kısa bir alıntı yapmakta yarar var.
“Böyle bir kültür anlayışının ortaya çıkardığı sorun, insanın kendi kültürüne tapınmasına yol açmasının yanında, bu kültürün gündelik dünyayı aşan, gündelik dünyadan az çok kopuk bir şyeymiş gibi düşünülmesini getirmesidir. Bu durum, insan bilimleri profesyonellerinin çoğu için, kölecilik, sömürgecilik ve ırkçılık gibi uygulamaların alçakça uzayıp giden acımasızlığı ve emperyal boyunduruk ile, bu uygulamalara girişmiş toplumların şiiri, romanı ve felsefesi arasında bağlantı kurmayı olanaksızlaştırıyor. Bu kitabın üzerinde çalışırken keşfettiğim anlaşılması güç gerçeklerden biri, hayranı olduğum İngiliz ve Fransız sanatçılar arasında ‘tâbi’, ya da ‘aşağı’ ırklar kavramına, Hindistan’ı ya da Cezayir’i yöneten resmi görevlilerin büyük bir doğallıkla benimseyip uyguladıkları bu kavrama itiraz edenlerin azlığıdır.” (Edward Said, Kültür ve Emperyalizm, s 14, Çev. Necmiye Alpay, Hil Yayınları, 3. Baskı, Mayıs 2010)
Yücel’in yeryüzünü bir ve büyük insanlık kültürünün ortak kaynağı olarak gören insancıl bakış açısının üç önemli dayanağı vardır.
Bunlardan birincisi, Osmanlı saray kültürünün bize kabaca tanıtabildiği Doğu klasiklerini çözümleyici bir bakış açısıyla kazandırmasıdır. İkincisi, Orta Çağ’ın karanlık dönemine son vermek için Batı’da temel alınmış Klasik Antikçağ’a bizim kültürümüzde verilen önem, üçüncüsüyse, Anadolu kültürünün, başka bir deyimle değişimci, yeniliklere açık grotesk halk kültürünün yenidendoğuşunu eylemsel etkinliğe dönüştürmüş Köy Enstitüleri’nin kurulup yaşatılmasına olan katkısıdır.
Köy Enstitüleri kurucusu, büyük eğitim devrimcisi, kavruk Anadolu çocuklarının Baba Tonguç diye andığı, her sabah yirmi bir ocakta “Sis Dağı’nın başında borana bak borana / Tonguç Babamızı da istiyoruz horona,” diye horana çağırdığı İsmail Hakkı Tonguç’u vekaleten çalıştığı İlköğretim Genel Müdürlüğü’ne asalaten atayan Yücel, Anadolu’da girişilen uygarlaşma çabasına bakarken “Anadolu bozkırında kendi kendine açıp solan hiçbir kır çiçeği bırakmayacağız,” diyordu.
Yücel çevirilerinin birinci basımında yer alan, ancak 60 sonrası basımlarda kaldırılan önsözü, onun kültüre öğelere yönelik hümanist bakış açısını çok açık bir şekilde ortaya koyar: “Hümanizma ruhunun ilk anlayış ve duyuş merhalesi, insan varlığının en müşahhas şekilde ifadesi olan sanat eserlerinin benimsenmesiyle başlar (…) Bunun içindir ki, bir milletin diğer milletler edebiyatını kendi dilinde, daha doğrusu kendi idrakinde tekrar etmesi, zeka ve anlama kudretini o eserler nispetinde artırması, canlandırması ve yeniden yaratmasıdır” (Kemalizm, İletişim Yay., s 396)
Yücel hümanizması, bir ve büyük insanlık kültürünü kendi kavrayış gücünün insancıl yasallığı içinde tanımlamaya çalışmış, imgelem özgürlüğüyle çeşitlendirme, özgün örneklerle bezeme yolunda önemli adımlar atmıştır.
Yaşar Nabi Nayır’a göre Hasan Âli Yücel, aklıyla Batı’da, gönlüyle Doğu’da bir düşünürdü. 1932 yılında yayınlanan yapıtları: “Mevlana’nın Rubaileri”, “Goethe: Bir Dehanın Romanı” ve “Türk Edebiyatına Toplu Bakış” adlarını taşır. Goethe ve Mevlana’nın bir yeryüzü kültürü anlayışı ile davrandıklarını biliyoruz. Gothe de bir “Weltliteratur” kavramı çerçevesinde düşünen bir Rönesansçı, bir yenidendoğuş insanıdır.
Hasan Ali Yücel’in kimlik kurulumu ve çabaları, Batı ve Doğu kültürleri arasında Anadolu’da kurulmaya çalışılmış ve ne yazık ki soğukkanlı bilirkişiler tarafından yakılıp yıkılmış bir köprüye işaret ediyor gibidir.
Yücel, yalnızca bir eğitimci, bir yönetici değil, aynı zamanda bir kültür devrimcisidir. Mantık ve felsefe kitapları yazarıdır. Bu kitaplar da birtakım yerlerden çevrilmiş, derlenmiş yapıtlar olmayıp Yücel’e özgü bulgu ve usyürütmelerle örülmüştür. Sözgelimi, 1926’da ilk kez yayınlanan “Surî ve Takbikî Mantık” adlı ders kitabında, tarihi, “mekânı zamanlaştıran ilim” olarak tanımlamaktadır. Burada yalnızca biçimsel dizgeci, mantıkçı bir tutum değil, aynı zamanda özdeksel, ontolojik bir yaklaşım da söz konusudur. 1939 yılı basımı yapılan mantık kitabında da İbnî Haldun’u, “Müslümanlık âleminde ilk olarak hikâyeci tarihten olgucu tarihe yükselip olayları nedensellik yönünden gören ilk tarihçi” olarak tanımlar. İbn-Haldun’la ilgili bu yaklaşım Osmanlı çöküş döneminden başlayarak ilerici, devrimci sayılan kimi düşün adamlarının Doğu ve İslâm tarihindeki değerlere sırtlarını dönüp bir Batı taklitçiliği içinde, geç kalmış olmanın telaşıyla taklitçi bir çizgi izlemelerine karşı atılmış çok önemli bir adımdır.
Batı toplumunda, 150 yıl önce “Weltliteratur” kavramı çerçevesinde bir ve büyük dünya kültürü için adım atmaya çalışan Goethe ya da geçmişteki kültürel birikimle geleceğin yapılanması arasında kurmak isteyen Ernst Bloch gibi aydınların sesleri fazla işitilemiyor artık. Yeryüzü, kendilerini ayrıcalıklı gören seçkinlik savındaki gelişmiş toplumlarla teknolojik değerler açısından geride kalmış olmayı bir hak ve haklılık inancıyla örtme çabasındaki Doğu dogmatizminin çatışma alanına döndürüldü.
1798 yılında Mısır’ı işgal eden Napolyon’un, İskenderiye’de “nous sommes les vrais Musulmans” (biz gerçek Müslümanlarız) deyişi bir işaret fişeği gibi atıldı dünya kültür tarihinde… (Edward Said, Şarkiyatçılık, s 91). Aynı tarihte, El Ezher Üniversitesi’nden altmış öğretim üyesine Fransız “Büyük Ordu” Nişanı verilmiş, Napolyon’un konuşmaları Kuran Arapçası’na çevrilerek tüm Mısır’a dağıtılmıştı.
“Napolyon vekili Kleber’e kendisi ayrıldıktan sonra Mısır’ı Şarkiyatçılar ile kendi yanlarına çekebildikleri Mısırlı dini liderler aracılığıyla yönetme talimatı verdi; başka bir siyaset fazla pahalıya patlar, akılsızlık olurdu.” (Edward Said, Şarkiyatçılık, s 92)
II. Dünya Savaşı’ndan sonra Ortadoğu’da Fransa ve İngiltere’nin yerini kapmış Amerika Birleşik Devletleri, CIA ve NED gibi örgütleriyle el altından desteklediği Siyasal İslamcı hareketleri 1996 yılında doğrudan ABD Başkanı’na bağlı ACRFA (Advisory Committee on Religious Freedom Abroad / Dış Ülkelerde Din Hürriyeti Danışma Komitesi) aracılığıyla merkezileştiriyordu. ABD yönetimi, tüm dinlerin temsilcileriyle ilişki halinde olacak, böylece inanç ve kültür ayrılıklarının sonsuza dek sürdürülmesi sağlanacaktı. 15 Temmuz 2016 FETÖ kanlı darbesi bu doğrultuda yapılan çalışmaların bir örneği olarak tarihimize acılarla ve sonrasındaki geriye gidişle işlenmiş olacaktır…
Herkesin gözünün önünde olup biten bu gelişmeleri ne yazık ki yeterince anlayamadık; bilinçlerimize taşıyamadık. Biz doğulular olarak, üzerimize çöken karanlıkların nasıl oluştuğunu sorgulama yetimizi de yitirmiş gibiyiz.
Hasan Âli Yücel’in Anadolu ya da Türk hümanizması kavrayışının arkasında ne Batı karşısında duyulmuş geç kalmış olma bilincinin kışkırttığı bir aşağılanma, ne de Batı’ya karşı tepkisel bir öfke, tümden bir karşı duruş vardır…
Hasan Âli Yücel’in 2 Mayıs 1939’da toplanan 1. Neşriyat Kongresi’nde temelini attığı, 28 Şubat 1940 tarihinde kuruluşunu yaptığı TERCÜME BÜROSU’nda dönemin hemen tüm yazar ve düşünürleri yer almıştı.
Ders kitaplarından ve ansiklopedilerden çevirileri saymazsak eğer, 1941-1946 yılları arasında yapılıp yayımlanan çeviri yapıtlarının dökümü şöyle: 1940’ta 10, 1941’de 13, 1942’de 28, 1943’te 71, 1944’de 105, 1945’de 129, 1946’da 165.
Tercüme Bürosu Hasan Ali Yücel’in görevden alınmasından sonra da çalışmalarını sürdürüp 1967 yılında kapanıyor.
Bu çevirilerden Hasan-Ali Yücel döneminde yapılanların ülkelere ya da dillere göre dağılımı da şöyle belirlenmiş: Babil Klasiklerinden 1, Hint Klasiklerinden 1, Çin Klasiklerinden 4, İslam Klasiklerinden 19, Eski Türkçe Metinler Klasiklerinden 1, Yunan Klasiklerinden 62, Latin Klasiklerinden 18, Alman Klasiklerinden 53, Amerikan Klasiklerinden 10, Fransız Klasiklerinden 171, İngiliz Klasiklerinden 56, İskandinav Klasiklerinden 6, İtalyan Klasiklerinden 12, Macar Klasiklerinden 13, Rus Klasiklerinden 63, Okul Klasiklerinden 6 ve diğerleri...10
Yücel’in klâsik antik çağa verdiği önemle oluşmuş Anadolu Rönesansı ayaklarından birisini, bizim ayakları toprağımızda, kafaları ve mideleri Batı’da yaşayan liberal aydınlarımıza da esin kaynağı olmuş Fransız tarihçi Etienne Copeaux’un yanlı bir bakış açısıyla ele aldığı, Türk Tarih Tezinden Türk-İslâm Sentezine adlı Kemalist tarih tezi eleştirisinde de görebiliriz. “Kemalist Tarih Tezi”ni “darbeci” bir tez olarak bulan ve Balkanlar’daki “Osmanlı varlığının olağandan uzun sürmesi” (s 326), “Osmanlılar neredeyse Avrupa’dan tamamıyla püskürtülmüşken” (s 45), “Aralık 1912’deki Londra Konferansı Türklerin Avrupa’dan neredeyse tamamen atılmalarını onayladı” (agy, s 38), gibi değerlendirmelerle, birçok yerde soyut ve yanlı olduğu kanısı uyandıran bir yaklaşım sergileyen Fransız tarihçi Etienne Copeaux’nun Cumhuriyet’in kuruluş yıllarından itibaren tarih kitapları üzerinde yaptığı araştırma da ilginç sonuçlar vermiştir... Copeaux’ya göre, 1931 yılında yazılmış tarih kitapları “sürpriz” bir şekilde “diğer gelişmelere karşı kapalı bir model oluşturmamakta” ve tamamı 500 sayfaya yaklaşan kitaplar içinde Türk tarihine ayrılmış bölüm yalnızca 78 sayfa olarak yer almaktadır. Copeaux, bu durumu tarih yazımcıların bir pasif direnişi olarak yorumlar! Oysa ki, o tarih kitapları, dönemin tarih çalışmalarını yürüten Türk Tarihi Tetkik Cemiyeti üyelerinin kendilerince yazılmış ve denetlenmiştir (Doç. Dr. Mustafa Oral, Türkiye’de Romantik Tarihçilik, s 287, 288).
Tarihçi Copeaux ve ondan esinlenmiş kimi liberal aydınlarımızın “Hegemonik Kemalizm” diye adlandırdıkları dönemden sonra gelen “hümanist” dönemde, Hasan Âli Yücel etkisinin egemen olduğu yıllarda ise, Klasik Antik Çağ’a, Türk tarihine göre on kat, İslam tarihine göreyse üç kat fazla yer ayrılacaktır! (E. Copeaux, Türk Tarih Tezinden Türk-İslâm Sentezine, s 117-119) Yine bazı liberal aydın ve yazın adamlarının Kemalizm’e yönelik eleştirilerinde “kendiliğinden gelişmelere açık” bulunduğu söylenilen 70’li yıllarda kullanılmaya başlanacak tarih kitaplarınaysa, Türk-İslam sentezci bir anlayış egemen olacaktır. 1976 tarihinde İbrahim Kafesoğlu’nun yazdığı tarih kitabına bir önsöz yazan Talim Terbiye Kurulu Başkanı Rıza Kardaş, amaçlarının eğitimi “milli bir hüviyete büründürmek” olduğunu söyleyecektir (E. Copeaux, agy, s 117). Talim Terbiye Kurulu’nun Başkanı, önceki dönemlerin eğitimini “milli” bulmamış olmalıdır. 1994 yılından sonra da tarih kitaplarının terazisi İslam tarihinden yana eğilecektir (E. Copeaux, agy, s 119)…
Bugünkü koşullar ışığında bir kez daha tarihe dönüp baktığımızda, Türkiye Cumhuriyeti kurucu düşüncesinin önünü açtığı Anadolu yenidendoğuş hareketinin önemini ve değerini çok daha açık bir biçimde görebiliyoruz. Anadolu Aydınlanması ya da bence çok daha doğru bir deyişle, yarım kalmış Anadolu Rönesansı, Batı ve Doğu kültürlerinin bir ve büyük insanlık kültürü içinde birlikte varoluşlarına giden önemli bir yol ve köprüydü. Hasan Âli Yücel, bu köprünün önemli temel taşlarını atmış bir değerimizdi.
Yitiren yalnızca Türkiye değil, komşu coğrafyalar, hatta tüm yeryüzüdür.
Bugün yeryüzünü bir kültürler, inançlar savaş alanına çeviren, inançlar ve mikrokültürler üzerinden karşıtlıkları kışkırtan emperyal güçler, 1940’lı yılların ortasından sonra başlattıkları Mc Cartycilik ile kültürel saldırıları seferberliklerine yeni anlam boyutları kattılar. Şiddeti yaratan da, şiddet ve öfke nedeniyle insanları yargılayanlar da onlar oldular. Yaşayarak gördü benim kuşağım… Yaktılar, yıktılar, anne karnında bebekleri şişlettiler, sonra da mağdur durumda olanları olayların nedeni olarak yargıladılar.
12 Mart ve 12 Eylül darbelerinin çok açıkça 27 Mayıs’ın armağanı olan 1961 Anayasasını hedef aldıkları ve 1982 Anayasası ile o sosyal devletçi, sağlıktan siyasal örgütlenmeye birçok alandaki özgürlükçü ve dayanışmacı öğesini anayasadan çıkardıkları gerçeği ortada iken, daha on sekiz yaşını doldurmamış, bıyığı terlememiş gencecik insanları “Anayasayı tebdil tağyir ve ilgaya teşebbüs”ten idama mahkum edilmiş olmaları, tarihimizin en ironik gerçekliği olarak, alnımızın karası olarak ortada duruyor. Günümüz Türkiyesi’nde büyük ölçüde tek sesli duruma gelmiş medyanın darbeler üzerinden ortalığa saldığı toz duman artık bizleri hiçbir şeyi duruca göremez duruma getirmişken, yüzlerce insanı işkencede öldürmüş, onlarcasını asmış, bir milyonun üzerinde kişiyi gözaltına almış, kültür ve eğitim sistemimizi emperyalizm güdümlü ortaçağ bakış açılarının emir komuta zincirine devretmiş 12 Eylül faşizmini “12 Eyül’ü bizim oğlanlar yaptı” demek pervasızlığını gösteren ABD başkanlarının bilgisi içerisinde bugün de NED, ACRFA gibi örgütlerle beyinlerimizi yıkamayı, at iziyle it izini birbirine karıştırmayı başarmaktadırlar.
Bugün, inanç ve merhamet istismarcısı vakıflar dernek, birbiri ardına piyasayı kaplıyor, bir ucu ABD CİA ve NED’i ilişkili STK (sivil Toplum Kuruluşu) sahte sivillik pozlarında ipliği pazara çıkıyor, müthiş güçlere ulaşıyor… FETÖ’nün yerini tutacak yeni cemaat örgütlenmeleri, tekbir sesleriyle meydanlara çıkacak kalabalıklar topluyor…
Bu sürecin canlı tanıkları olarak yaşadık; bugünlere geldik.
Kültürler arasında bir köprü kurmaya çıkmış, ayağını Anadolu coğrafyasına basmış bir eşsiz hümanizma ile dünyaya örnek olmuş İsmail Hakkı Tonguç ve Hasan Ali Yücel ile onların ölümsüz eseri Köy Enstitüleri hareketi o günlerde de yaşıyor olsalardı, 12 Mart ve 12 Eylül faşist darbelerinin ilk yöneleceği, ilk yargılayacağı adlar ve hedefler olacaktı…
12 Mart 1971 askeri darbesinden sonra Anadolu hümanizmasinin çok önemli bir estetyeninin, Yüksek Köy Enstitüsü eğitkeni Sabahattin Eyüboğlu gibi bir sanatçının, yasadışı faaliyetlerde bulunmak ve gizli örgüt üyesi olmak nedeniyle tutuklanmış olması çok şeyler anlatmaktadır.
12 Eylül 1980’den sonra, 12 Eylül sonrası Türkiye kültür ve eğitim politikalarına Devlet Planlama Teşkilatı kararı ve önerisi ile yön vermek üzere oluşmuş Atatürk Kültür, Dil ve Tarih Yüksek Kurumu’nun Türk-İslam sentezcisi yöneticilerinin “özel sohbetlerde Kemalizm’den kurtulabilseler mutlu olacaklarını” söylemeleri (Etienne Copeaux, Türk Tarih Tezinden Türk-İslâm Sentezine, s 88-89) süreç içinde birçok siyasi liderin ağzında açıktan Kemalizm karşıtlığına dönüşecektir. Bu kurumun yöneticileri Aydınlar Ocağı üyeleri, Türkiye gazetesi ve Yeni Forum dergisi yazarlarıdır… Bu dergi, kuruluş ve gazetenin tarihsel geçmişi içinde ünlü İlim Yayma Cemiyeti bulunmaktadır. 12 Eylül sonrasının kültür politikalarını yönlendiren adlar bu çevrelerden çıkmıştır (Başbakanlık ve Cumhurbaşkanlığı yapan Turgut Özal, TRT Genel Müdürü Nevzat Yalçıntaş gibi adlar bu kökenden gelmektedir…)
Yeni Forum Yazarları arasında Aydınlar Ocağı kurucusu Aydın Yalçın’ın yanında CİA Türkiye İstasyon görevlileri Paul Henze ve Graham Fuller gibi adlar da vardır. Bu derginin çalışmalarında ve söyleminde de Atatürk’ün laiklik ilkesinin eskidiği, ulus devletlerin çözümsüz olduğu, Türkiye için coğrafi bir federasyonun gerekliliği, Türkiye’nin Türk ve İslam kimliğini kullanarak Orta Asya’ya doğru bölgesel güç olarak nüfuzunu genişletebileceği, parlamenter sistem yerine başkanlık sistemine geçilmesinin Türkiye’de yönetimi kolaylaştıracağı gibi öğeler öne çıkmaktadır (Paul B. Henze, “Türkiye 21. Yüzyıl’a Doğru”, Graham E. Fuller, “Türkiye’nin Yeni Doğu Oryantasyonu”, Westview Press/ A Rand Study, Boulder, San Fransisko, Oxford, 1993, aktaran Muzaffer İlhan Erdost, Küreselleşme ve Osmanlı “Millet” Makasında Türkiye, s 20).
Bugün yaşadıklarımız dünden kurgulanmış bir oyunun parçaları olmasın sakın?
Aydınlar Ocağı’nın ne kadar “sivil ve demokrat” olduğu, ilişkileriyle apaçık ortadadır. Soğuk savaş döneminde hayli iş yapmış olan Aydınlar Ocağı’nın etkin kurucularından Prof. Aydın Yalçın ‘Yeni Forum’ dergisinin başyazarı idi ve 16-19 Eylül 1991’de Bodrum Yalıkavak’ta ‘Club Monakus’ adlı tatil sitesinde, Amerikan istihbaratçılarının ve uzmanlarının, Türk Dünyası temsilcilerinin, Türkiye entelektüellerinin, Türkiye medyacılarının, CIA destekli Hürriyet Radyosu’ndan (Radio Liberty) Amerikalı ve Türk yöneticilerin, daha sonradan liberal dernekler kuracak olanların katıldığı geniş, bazılarına göre bilimsel olan dört günlük bir toplantı düzenlenmişti. Toplantıyı düzenleyenler arasında sayabileceğimiz NED’ adlı örgüt, 1983 sonlarında ABD Kongresi’nin onayıyla, National Endowment for Democracy, yani Ulusal Demokrasi Fonu adıyla kurulmuştu. “ CIA emeklisi Ralph Mcgehee bu kuruluşun işlevini, deneyimli istihbaratçı söylemiyle şöyle yorumluyor: ‘CIA’in ülkelerin kurtarılması operasyanlarında kullanılan birçok işlevinin NED’e transfer edilmesiyle Demokrasi için Ulusal Fon’un kullanımına gidildi. CIA’in örtülü eylemlerine ek olarak Uluslararası Kalkınma Ajansı (AID) ve Birleşik Devletler İstihbarat Ajansı da (USIA) ‘demokrasi yayma’ operasyonlarında yer almaktadırlar.
Avrupa’da yerleşik ve çoğu Birleşik Devletler tarafından parayla beslenen hükümet-dışı örgütler de (NGO), doğrudan ya da dolaylı olarak, bu operasyonlarda yer alıyorlar. Bu tür örgütler ve ajanslar aşağı yukarı açıktaysalar da, CIA, hükümetleri destekleme ve yıkma gibi birinci rolü elinde bulundurmaktadır.’” (Mustafa Yıldırım, Sivil Örümceğin Ağında, s 25-26) Mustafa Yıldırım’ın aynı sayfada yer alan dipnotundan, emekli CIA Uzmanı Ralph McGehee’nin güvenlik birimlerince yapılan çalışmalar sonunda 2000 yılından sonra yayınlarını durdurmak zorunda kalmış olduğunu öğreniyoruz.
Uğur Mumcu, “Yeni Forum” dergisinin ABD’den aldığı 50.000 Doların izini 1989’da yakalamıştı (agy, s 76). Yeni Forum Dergisi yöneticisi Aydın Yalçın da ABD’den gelen paranın kamuoyunda tartışılması üzerine durumu yadsımamış, kırk yıldır totalarizme karşı mücadele ettiklerini, böylesi yardımlaşmaların demokrasi çabaları için gerekli olduğunu bildirmiştir.
ABD’nin CIA koşutu çalışan “demokrasi ihraççı” örgütü NED’in, ABD’li milyarder Soros’un -ara örgütler ve aşamalar kullanarak ya da açıktan- destek verdikleri TOSAV, TASEV, TESEV gibi örgütler, 1990’lı yıllarda artan bir ivmeyle, yaptıkları toplantılar, destekledikleri yayınlar ve aydınlar aracılığıyla ulusalcı düşünceyi düşün yaşamının ana sorunsalları durumuna getirmeyi başaracaklardır…
Günümüzde her gün yeni bir darbe planını gündemin başlığına oturtarak olağan koşullarda ulaşılabilmesi çok zor bir istihbarat ağı olduğunu gösteren ve FETÖ darbesinde de adından çok söz edilen Taraf Gazetesi ile NED arasında parasal ilişkiler olduğu doğrultusunda önemli kanıtlar bulunduğu söylenmekteydi… TARAF gazetesinin muhabir yetiştirme programına ABD’den parasal destek geldiği doğrultusunda haberler yer aldı basında…
Kültürler, inançlar çatışmasının arkasındaki tek güç ABD emperyalizmi değildir elbet. Dört yıl önce, Almanya’da Türklere ve Müslümanlar’a yönelik birçok kundaklama eylemi gerçekleştirilmişti. O tarihten biraz daha geriye gittiğimizde ilginç bulgular çıkacaktır karşımıza. O zaman dilimi içerisinde, Papa 16. Benedik’in papa olmadan önce Kardinal Ratzinger ünvanıyla verdiği söylevleri içeren, Türkleri Avrupalı yaşam içinde görmeye şiddetle karşı çıkan yapıtları Almanya’da Harry Potter’i de geçerek en çok satan kitaplar listesinin başına oturmuştu. Joseph Cardinal Ratzinger’in Bavyera Eyaleti Berlin Temsilciliği’nce düzenlenen “Avrupa Üzerine Konuşmalar” etkinliğinde söyledikleri üzerinden kaleme alınan “Avrupa, Geçmişteki, Şimdiki ve Gelecekteki Düşünsel Kökleri” adlı yazısı önemli konulara vurgu yapmaktadır. Papa’ya göre, oldu olası ilerleme düşüncesine karşı olan Türk ve İslam düşüncesinin Avrupa Birliği’nde yeri olamaz… Papa, yazısında Avrupa kimliğinin oluşmasında 1789 Fransız Devrimi’ne de değinir.
Onur Bilge Kula, Avrupa Kimliği ve Türkiye adlı yapıtında Papa’nın yazısı üzerine önemli değerlendirmeler yapmaktadır. “Düşünsel bakımdan Fransız Devrimi, ‘tarihin ve devletin varlığının kutsallık anlayışı açısından yorumlanmasının’ reddi demektir (küçük tırnak içindeki alıntılar Papa’nın kendisine ait olanlardır –bizim notumuz-). Artık tarih, daha önce var olan ‘biçimlendirici Tanrı düşüncesinden’ kurtulmuştur. O andan itibaren devlete ‘salt laik (seküler)’ düşünce açısından bakılmıştır; devlet, ‘akılcılık (rasyonalite) ve yurttaş istenci’ ilkelerine dayandırılmıştır. Böylece ‘tarihte ilk kez tanrısal güvenceyi ve siyasal alanın tanrısal belirlenimi düşüncesini bir yana bırakan seküler devlet’ olmuştur. Tanrı, ‘ortak istenç oluşumunun kamusal alanına ait olmayan bireysel bir iş’ olarak görülmüştür. Artık, ‘Tanrı ve O’nun istenci kamusal bakımdan önemli olmaktan çıkmıştır.’
Papa’nın, böyle demesine karşın, sıkça ‘saldırgan sekülerizm kültüründen’ ve ‘Tanrı’yı kamusal alandan kovan bir sekülerizmden sakınılması gerektiğinden’ söz etmesi, dinsel özgürlükle sınırlı bir laiklik anlayışına sahip olduğunu göstermektedir.” (Onur Bilge Kula, Avrupa Kimliği ve Türkiye, s 100-101)
Bugün kimlik tanımlamasında “laik, demokratik hukuk devleti” ibaresi bulunan Türkiye Cumhuriyeti Büyük Millet Meclisi’nin başında laiklik ilkesinin Anayasa’dan kaldırılmasını gerekli bulan bir başkanın olması çok anlamlı değil midir?
Fransız Devrimi’nde yaşam bulmuş günlük yaşamın dinden arındırılması uygulamasının, kaynağında İbn-i Rüşt’ün din ve bilgiyi ayıran “ikili hakikat” kavramından esinlenmiş olduğu gerçeğini unutmuş görünen Batılı Şarkiyatçı düşünce de benzer bir bakış açısı içindedir; Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş felsefesinin ana ilkelerinden birini oluşturmuş siyasal sekülerizmi ve buna yönelik “laiklik” uygulamalarını bir İslam ülkesine yakıştıramamaktadırlar…
“Ülkemizin AB'ye girmesine açıkça karşı çıkan Ratzinger, zenginlik kaybı ve kültürün, ekonomi lehine ortadan kaybolacağını ve Türkiye'nin, Avrupa yerine, komşusu olan Arap ülkeleriyle yakınlaşması gerektiğini söylemişti.” (27 Kasım 2006, TGRT Haber)
Kanımca, bir kültürler, inançlar çatışmasına sahne olacağı çok açıkça belli olan 21. yüzyılın geleceğini haber veren önemli bir yapıt vardı: Edward Said’in “Şarkiyatçılık” adlı yapıtı…
12 Eylül sürecinin yol açtığı bir diğer kültürel değişim de, edebiyat alanında halk yaşam ve imgelem alanıyla koşutluklar kurmuş kimi yapıtların “köy romanı” yaftası ile edebiyat alanı dışına atılmış olmalarıdır. Bu tür yapıtlar, Batı Rönesansı’nda yenileşme ve değişim için temel oluşturmuş “grotesk halk kültürü”nü üst kültürel yapıya ve edebiyat ortamına taşıyan yapıtlardı. Bizdeki seçkin bir kesimin halk kültürüne gösterdikleri değersizleştirici, kuru ve yavan tavır, Batı’da Rönesans edebiyatının kurucusu sayılan Rabelais romanına, klasizmin ve Aydınlanma düşüncesinin takındığı tavrın bir yinelemesi gibidir.
Ülkemizdeki kültür ortamının belirlenmesinde, toplumsal yargıların oluşmasında yalnızca emperyalist odakların, açık-gizli servislerinin ve örgütlerinin çalışmaları değil, kendi aydınlarımızın etkinlikleri de belirleyici olmaktadır. Arkalarında herhangi bir somut örgüt bağlantısı bulunmayan, çoğulcu, demokrat görünüşle birçok aydınımızın Cumhuriyet kurucu düşüncesine ve 1946 öncesi etkin olan devrimci tutuma bakış açıları ilginç içerikler barındırmaktadır. Orhan Koçak, Hasan Ali Yücel’in Ankara Devlet Konservatuvarı’nda yaptığı 1941 tarihli konuşmada söylediklerini Batı karşısında bir “ego ile ego ideali arasındaki çifte yansıtma” olarak değerlendirir. Hasan Bülent Kahraman, Yücel’in Goethe’den örnekler alarak, Batı perspektifi kullanarak Mevlâna’yı çözümlemeye çalışmış olduğunu söylemesini “içselleştirilmiş Oryantalizm”in bir belirtisi olarak görür...
DP yılları, Hasan Ali Yücel ve Köy Enstitülüler için meclis kürsülerinden mahkeme salonlarına kadar saldırı odağı olma, aşağılanma yıllarıdır. Edebiyat eleştirmenimiz Orhan Koçak bu dönemi, “kültür ve sanata özerklik tanıyan, kendiliğinden oluşumların önündeki bazı engelleri kaldıran dönem,” olarak tanımlamaktadır.
Hasan Âli Yücel döneminde yayınlanan klasikler arasındaki “Şark-İslam” klasiklerinin gösteriş olsun diye serpiştirildiğini söyleyen Beşir Ayvazoğlu, hümanist düşünürlerimizin Mevlâna’yı asıl hüviyetinden soyutladıklarını, “dinî” kimliğini görmezden geldiğini söylerken, Orhan Koçak da bu noktayı önemli bulmaktadır (Kemalizm, s 396).
Kasım 2007’de, Berlin’de yapılmış bir Mevlana kutlamasına ilişkin yazar Adnan Binyazar gözlemini aktarmakta yarar olabilir… Adnan Binyazar, çok eski yıllardan tanıdığı ve o zamanlar kullandığı Türkçe nedeniyle Türk Dil Kurumu Yönetim Kurulu’na bir kutlama belgesi verilmesi için öneride bulunduğu Ertuğrul Günay’ın da Kültür Bakanı oluşu nedeniyle, törende ondan da izler bulmak umuduyla “giyinir, kuşanır, kültürümüzün bir yarısını görme coşkusuyla” yola koyulur.
“Çok iyi sesli bir hafız, Kuran’dan ayetler okudu. Ardından neyli, utlu, tefli, dümbelekli müzik başladı.
Sema ekibi, ‘pir’lerine saygılarını sunduktan sonra dönmeye geçti.
(…) Sonunda ekip yerine oturdu. Güzel sesli hafız yine Kuran’dan ayetler seslendirdi.
Hafız, yapılmaması gerekeni tam o sırada yaptı.; ‘El Fatiha!’ diyerek ellerini havaya kaldırdı.
Kültürel olması gereken gösterim o anda ibadete dönüşünce, doğrusu kimse ne yapacağını bilemedi, Fatiha da ortada kaldı.
(…) Mevlâna çağının düşünce okyanusu; aşkı, erdemi, ahlakı, varlık düşüncesini insan yüreğine sokan bir çağ öncüsüdür.
Gönül isterdi ki, Avrupa, onun şu dizelerini duysun da, yüzyıllar önce ışıyan Doğu aydınlığını kavrasın:
‘Hakkın arıya öğrettiğini aslan ile ejderha bilemez;
ipekböceğine öğrettiğini de fil bilemez…’
İnsanımız, evreni dengeleyen sırları çözmedikçe, Mevlevi dervişleri gibi, ayağı bir noktaya çakılı dönüp durmaktan başka işe yaramayacaktır.” (Adnan Binyazar, 27 Kasım 2007, Cumhuriyet)
İşte “Erken Cumhuriyet Dönemi”nin yol açtığı “kırılma” ve “reddiye”yi onarıma çıkmış bir iktidar, işte o iktidarın kendisini “sivil ve demokrat” sayan Kültür Bakanı’nın Mevlana tanıtımı…
Hasan Bülent Kahraman, Yücel’in önderlik ettiği Türk hümanizmi ve Sabahattin Eyüboğlu’nun çevresinde oluşmuş “Mavi Anadoluculuk” akımlarını da “gizli Oryantalizm” olarak değerlendirmektedir. Kahraman’a göre, “Kemalizm Batı’yı soyut bir hedef olarak belirlemekle bile yetinmez, bütün bir toplumu o hedefi ele geçirmek üzere örgütlemeye başlar”. (H. B. Kahraman, “İçselleştirilmiş Açık ve Gizli Oryantalizm ve Kemalizm”, Doğu Batı dergisi, sayı 20, s 161) “İşi de zamana yaymaktan kaçınır. Örneğin hukuk sisteminin insanı zaman içinde yeniden şekillendirmesini istemez. Doğrudan müdahalelerle insanı ‘ideolojik’ olarak da –ve bir çırpıda- dönüştürmeye koyulur.” (agy, s 161) Doğrudan olmayan, bir sürece ısmarlanmış şekillendirmenin nasıl olabileceği doğrusu merak konusudur. Şeriata uygun dört eşli, “imam nikâhlı” evlenme yerine “medeni hukuk”un geçirilmesi için, alınabilecek kadın sayısının önce üçe, sonra ikiye düşürülmesi mi denenmeliydi? Ya da yasa çıkarılmalı ama yürütme uygulamayı sümen altında mı tutmalıydı? Yargı, yasaya aykırı uygulamaları görmezden mi gelmeliydi?
Kemalizm’in “Batı’nın ele geçirilmesi” amacı doğrultusunda örgütlenmesinin hedefi halkın, yani kendi halkının “ele geçirilmesi”dir; Kahraman böyle düşünür. Kemalizm’i “İçselleştirilmiş Açık ve Gizli Oryantalizm” çabası içinde bulur. Dünya egemeni kapitalist Batı’nın özellikle de emperyalizm çağında her türlü ekonomik ve kültürel olanağı kullanarak, çeşitli üniversiteler, enstitüler, açık ve gizli örgütler, milyon dolarlık programlarla uygulamaya koyduğu, dinsel inançlar sistemi içerisinde eli kolu bağlanmış bir Şark oluşturma politikası ile, ölüsünü saracak kefen bulamayan, çayına katacak şekerden, hatta sofrasında yiyecek ekmekten yoksun, müthiş bir iktidar karmaşası yaşamakta olan (Mustafa Kemal’i Selanikli olduğu için Meclis’ten dışlama çabalarıyla, cephede henüz ölüm kalım savaşı sürerken Meclis’in aldığı 476 yeni medrese açma kararıyla, sonraki yıllarda da bakanını dinlememe özerkliği verilmiş Talim Terbiye’lerle –Mustafa Necati’nin karma eğitim önerisini kendi kurduğu Talim Terbiye Kurulu kabul etmemiştir- ), Kurtuluş Savaşı’nı dişiyle tırnağıyla kazanmış bir ülkenin bin türlü olumsuzluk ve zorunluluklar içinde el yordamıyla kurmaya çalıştığı bir politikanın aynı terazide tartılıyor olması aydınımızın adalet duygusunun da göstergesi olmalıdır. 1924 yılında çıkarılmış bir yasayla parasal ve bilimsel özerklik verilmiş Darülfünun’un üniversiteler yısasının çıkarılacağı 1933 sonuna kadar Cumhuriyet hükümetine neredeyse karşıt bir yapıyı taşımış olması, Kemalizm’in tepeden inmeciliğine, ülkeyi ele geçirme çabasına, kültürden kimlik yaratma çabasına ilginç bir örnek olarak sunulabilir!
Doğu toplumlarını “düşünce üretmeyen dil” ile “arızalı” bulan H. B. Kahraman, 80’li ve 90’lı yıllar sonrasını daha önce sömürgecilik yaşamamış olduğunu iddia ettiği Türkiye’nin art-sömürgeci (post-kolonyal) dönemi olarak tanımlar (agy, s 149). Bu dönem, “Türkiye’de merkezi otoritenin devlet kökenli paradigmasının sarsılmasına yol açmış, bu da tekcil (monistic) kültür anlayışının parçalanarak çoğulcu (pluralistic) bir yapının öne çıkmasına olanak vermiştir. (…) Kültürel yapı devletin tercihini aşacak biçimde coğrafya ve yerellikle bütünleşmiştir.” (H. B. Kahraman, Doğu Batı, 9. sayı, s 150) Bu “coğrafyayla bütünleşme” terimini pek anlayamadık ama yerellikle bütünleşme dediği şey belirli yaşam kalıplarının, çok uzaklardaki odaklarda kotarılan kimi sembol ve simgelerin, giyiniş biçimlerinin en uzak köylere kadar uzanması olabilir. Ama bu “yerellik ve coğrafyayla bütünleşme”nin içinde, kültürümüze ait oyunlar, ritüeller birer ikişer ortadan kalkmış, kız-erkek birlikte eğlenilen köy düğünlerinde de kadınlar ayrı bir alanda eğlenmeye zorlanır olmuş, Ankara’nın doğusundaki tüm yerleşim birimlerindeki toplantılarda haremlik-selamlık uygulamaları başlatılmış, daha yirmi otuz yıl öncesine kadar Anadolu’daki tüm kültürlerin birlikte kutladığı ve mevsimsel bir “kış yarılama töreni”, bir insanlık geleneği olan yılbaşı, bir Hıristiyan bayramı olarak dışlanmaya başlanmış, daha birçok benzer gelişme yaşanmış olsa da, bunlar Kahraman’ımızı ilgilendirmemektedir. “Daha önceki dönemde ‘kültürden kimliğe’ giden bir güzergâh izlenirken bu kez ‘kimlikten kültüre’ yönelen bir yörünge kabul edilmektedir.” (H. B. Kahraman, Doğu Batı, Sayı 9, s 150)
Bu çok liberal bakış açılı aydınımıza göre, televizyon, internet ve iletişim olanaklarının en uzak bireyin en küçük beyin hücresine ulaşmayı başardığı, kültür üzerine binlerce kilometre ötede “Turkish Studies”li, Orta Doğu araştırma merkezli programlar hazırlandığı bir çağda, “kimlikten kültüre” gidilmektedir!
‘Kimlikten kültüre’ yönelen bir yörünge kabul edilmekte” olan 80’li, 90’lı yıllarda, günümüze kadar süren başka çok önemli olaylar da vardır. Bu “yörünge”nin içinde, 12 Eylül faşizmini izleyerek çığ gibi büyüyen, her polis karakoluna, her okula, her kahvehaneye, Anadolu’nun dört bir yönünde, neredeyse çarşıdaki her dükkâna, her apartman kapısına kadar bedava ulaştırılan, en hafiye pozunda gezen savcımız tarafından bile kaynağının sorulması akıl edilememiş, sorgulanması bir tabu gibi görülmüş, olayları örtülü cemaat mantığı ile çözümleyerek Doğu’dan Batı’ya Anadolu’daki tüm özgür ve seküler düşünceyi kökünden kazımaya yönelmiş yüzbinlerce gazetenin varlığı da yer almaktadır. Bedava dağıtılan gazetelerle, belirli giyinme ve ibadet koşulları içinde yaşamaları karşılığında toplumun geleceği olan yüzbinlerce öğrencinin barındırıldığı tarikat yurtları, evleri ile “kimlikten kültür” oluşturulmaktadır…
Yaşadığımız olay ve meta sağanağı, televizyonların yönlendirdiği kültürel karmaşa içinde, Batı ve Doğu kültürlerini bir ve büyük insanlık kültürünün birer parçası olarak gören, tüm kültür ve insana ait değerler arasında sıcak, barışçı bir köprü kurmaya çaba gösteren Hasan Âli Yücel’i derin bir saygı ve özlemle anıyoruz.