SALDIRGANI HOŞ TUTMAK…

Bazıları için edebiyat dünyasında, öyküleriyle, romanlarıyla, eleştirel denemeleriyle bilinen birisinin siyasete dokunan yazılara bulaşması hiç de uygun bir davranış olarak değerlendirilmez. Ancak, Türkiye gibi bir ülkede yaşayan, bir şeyler yazmağa soyunmuş birileri için ülkenin sıcak siyaset minderinden uzak kalabilmek çok da kolay değil; bunca genç ölümün, katliamın, siyaset bezirgânlığının karşısında edebiyatçı ününü örseleyebileceğini bile bile bir şey söylemeden yutkunup kalmak...

Erendiz Atasü’nün siyaset ve sanat üzerine yazıları da öyküleri ve romanları kadar ilgiyle okunuyor; yeni ufuklar açıyor. “Saldırganı Hoş Tutmak”ta 2004 ile 2015 yılları arasında yazılmış, gazete ve dergilerde yayımlanmış, etkinlik konuşmalarında dile getirilmiş birbirinden farklı konulara değinen, duyarlı bir Cumhuriyet kadını kimliğini bütünleyen yazılar toplanmış. Bu kimlik, “Aydınlanma’nın İki Bilgesi” başlığıyla İlhan ve Turhan Selçuk için yazdığı, Haziran 2013 tarihli, Hacıbektaş’taki anma töreninde konuşma metni olan yazıda o iki kardeşi tanımlarken kurduğu, skolastik düşünen ya da bakış açısının temelinde hümanist bir zemin bulunmayan kimi aydınların çok anlayamayacağı farklı bir denklemle aydınlanır. Selçuk kardeşler, Atasü’ye göre “Cumhuriyetçi, Atatürkçü, laik, Aydınlanmacı, antiemperyalist ulusalcı ve sosyalist” bir kimlik taşırlar! Daha sonra bu denkleme “hümanist ve sanatçı” bir ek de getirmiştir. Yazarımız Atasü de kendi deyimiyle elli yıllık bir Cumhuriyet gazetesi okuru olarak bu kurgu içinde tanımlanabilecek bir kimliğin sahibidir. Bu kimlik kurulumunun ve Cumhuriyet sevgisinin en somut örneğini İlhan Selçuk vermiştir zamanında: “Baba Türk, ana Kürt olan Yaşar Kemal ile Musevi aileden gelen, dedeleri sarayda hekimlik yapmış Tilda hanımı buluşturan adların çöpçatanı Cumhuriyet devrimidir…”

Üzerine yazılar yazdığı ve bugün de kışkırtılmış bir ivmeyle Ortaçağ karanlığına doğru sürmekte olan politik süreç, insanları dinsel inançlarına, etnik kökenlerine göre ayrıştırma yolunda hızlı adımlar atmaktadır.

Yaşanmakta olan süreçte öncelik laiklik ilkesinin yıkılmasına verdiğinden, türban meselesi bir “başörtüsü” demagojisi kullanılarak öne çıkarılmıştır (“Laik Düzen Yıkılırken” başlıklı giriş yazısı). Kapitalizmin arkaladığı Sünni şeriat örgütlenmesinde bir erkek zorbalığı egemendir; kadın birey için bir bireysel seçim hakkı yoktur. Kadınlar ve çocuklar Atasü’nün saldırgan karşısında öncelikle kucakladığı imgelerdir.

Aralık 2014 tarihli “Machbet’ten Osmanlıca’ya” başlıklı yazıda Ankara sahnelerinden hükümet baskısı ile kaldırılan Shakespeare’in oyununda vurgulanan “taht uğruna işlenen” suçlara değinir… “Sözcükler Önemlidir / Muhafazakârlık ve Elitizm” üzerine yazısında Batılı muhafazakârlar ile bizimkileri karşılaştırır. Batı’daki muhafazakâr partilerin din istismarcılığıyla, eğitimin dinselleştirilmesiyle, batmış imparatorluklarına dönme hevesiyle bir ilgileri yoktur. Merkel bir papazın kızıdır; basında genç kızlığında denize girerken çıplak bir fotoğrafı yer almıştır ama, kiliseye girerken çekilmiş bir fotoğrafı yoktur. Bir sonraki yazıda CHP’ne seslenir… Partideki din adamlarının türban denilen örtünme biçiminin siyasallaşmış bir yorum ve Müslüman Kardeşler dayatması olduğunu halka neden anlatmadıklarını sorar.

Fazıl Say’ın “halkın dini değerlerine hakaret”ten yargılanıp ceza aldığı dava üzerine, “Türk Ceza Yasası”ndan “Türklüğe hakaret” maddesinin çıkarılması için mangallarda kül bırakmayan kimi liberal aydınlara seslenir: “Düşünce Özgürlüğü Şampiyonları Neredesiniz?” 

Erendiz Atasü’nün eleştirel yaklaşımı yalnızca din istismarcısı politikalara, Cumhuriyet ve laiklik karşıtlarına karşı, tekil bir bakış açısının ürünü değildir. “Sevgi Soysal’a Mektup”ta, Soysal için “kişisel bunalımları bitti; hayata nesnel gözlerle bakabiliyor,” türünden yapılmış kalın çizgili, birey ve özellikle kadın bireyin öznel konumuna duyarsız kalan sol onayı eleştirir… “Yurdum Gurbet Olurken”de bir kez daha kadına yönelik şiddete çevirir bakışlarını… “Şeytana uydum” türünden gevelemeleri hafifletici neden sayan yargıya dikkat çeker. “Aydınlanma ve Ezbercilik” başlıklı yazıda bir televizyon programında Aydınlanma karşıtı konuşma yapan bir şaire yüklenir.

2010 Referandumu sonrası yazdığı “Referandum Sürecinde Sanatçı ve Toplum” başlıklı yazıda oynanan oyunları gözler önüne serer. Özelikle de demokrasi ve çeşitli sosyal haklar verilecekmiş beklentisiyle referandumda evetçi tarafta bulunan kimi aydınlara sorar: “Biz çocuk istismarıyla ya da yurttaşların izlenmesi ile ilgili maddeleri mi oyladık, yüksek yargıyı hükümetin sultası altına sokan değişiklikleri mi?”

“Unutmaya Hakkımız Var mı?” başlıklı yazıda Serpil Çelenk Güvenç’in tezinden, 1961 Anayasası’nın topluma getirdiği değişimden, TİP’nin Kemalizm üzerine yaklaşırken tutunduğu tavırdan söz eder. Günümüz sol cephesinde sürekli demokrasi karşıtlığı öznesi gibi tarif edilen Kemalizm’in gizli Türkiye Komünist Partisi ve 1965 yılında 15 milletvekili ile TBMM’de tarihe geçen bir demokrasi mücadelesi vermiş Türkiye İşçi Partisi tarafından ilerici bulunduğuna, Kurtuluş Savaşı’nın kutsallığına ve Cumhuriyet ilkelerine sahip çıkılmış olmasına vurgu yapar. Sonra döner, NATO karşısında boyun eğerek ve yandaşlığına soyunarak kendi kurucu düşüncesine ihanet etmiş Kemalist bürokrasiyi eleştirir…

Kitapta altını çizerek bir kenara ayırdığım iki konuyu da Erendiz Atasü ile uygun bir zamanda tartışmak isterim. Birincisi Cumhuriyet elitleri denen ve kendilerini halk karşısında Cumhuriyet’in asli sahibi, epeyce yukarı konumda, öğretici, belletici, örnek alınması gereken olarak gören bir zümrenin var olup olmadığı, diğeri “kendini yineleyen” diye tanımladığı Doğu sanatıdır. Selçuk kardeşler için yazdığı yazıda örneklediği Nasreddin Hoca ve Bektaşi fıkralarına ek olarak İsmail Hakkı Tonguç’un yarım kalmış mucize Köy Enstitüleri harmanında doyasıya bir biçimde kültüre ve yaşama kattığı seyirlik köylü oyunlarını, Karagöz’ü, Köroğlu’nu, bitip tükenmeyen sözlü kültür zenginliklerini de anımsatarak…

 

09 Kasım 2015, Alper Akçam