“MEDENİYETLER ÇATIŞMASI VE ANADOLU HÜMANİZMASI KAVRAMLARI IŞIĞINDA” HASAN ÂLİ YÜCEL
Türkiye Cumhuriyeti eğitim ve kültür tarihinde çok önemli bir yeri olan Hasan Âli Yücel, hem bir Aydınlanmacı, hem bir Rönesansçı ve tümünün ötesinde hümanist bakış açısı her şeyin üstünde yer alan bir bilim ve kültür adamıydı.
Yücel’in yeryüzünü bir ve büyük insanlık kültürünün ortak kaynağı olarak gören insancıl bakış açısının üç önemli dayanağı vardır.
Bunlardan birincisi, onun önderliğinde yapılan kültürel çalışmalarla Cumhuriyet öncesi çok kabaca tanıyabildiğimiz Doğu düşüncesini ve o düşünceye ait klasikleri de Batı klasikleri gibi çözümleyici bir bakış açısıyla kazandırılmasıdır. İkincisi, Ortaçağ’ın karanlık dönemine son vermek için Batı’da temel alınmış Klasik Antikçağ’a kültürde verilen önem, üçüncüsüyse yüzlerce yıl gözden ırak tutulmuş Anadolu halk kültürünün yenidendoğuşu ve bir tür özgürleşme eylemine dönüşmüş Köy Enstitüleri’nin kurulup yaşatılmasıdır.
496 Batı ve Doğu klasiğinin kültürümüze kazandırılmasını sağlamış Hasan Âli Yücel, Tercüme Bürosu çevirilerinin birinci basımında yer alan, ancak 1960 sonrası basımlarda kaldırılan kendi kaleme aldığı önsözde, hümanist bakış açısını çok açık bir şekilde ortaya koyar: “Hümanizma ruhunun ilk anlayış ve duyuş merhalesi, insan varlığının en müşahhas şekilde ifadesi olan sanat eserlerinin benimsenmesiyle başlar (…) Bunun içindir ki, bir milletin diğer milletler edebiyatını kendi dilinde, daha doğrusu kendi idrakinde tekrar etmesi, zeka ve anlama kudretini o eserler nispetinde artırması, canlandırması ve yeniden yaratmasıdır” (Kemalizm, İletişim Yay., s 396)
Yücel hümanizması, bir yanıyla Mevlana’ya, Doğu tasavvuf kültürüne, bir yanıyla Batı Rönesansı’nda yeniden bulunmuş, bulgulanmış Klasik Antikçağ’a, bir yanıyla da mücadele arkadaşı Tonguç’un önderlik ettiği Köy Enstitüleri aracılığıyla Anadolu halk kültürüne uzanmıştır… Bir ve büyük insanlık kültürünü kendi kavrayış gücünün insancıl yasallığı içinde tanımlamaya çalışmış, imgelem özgürlüğüyle çeşitlendirme, özgün örneklerle bezeme yolunda önemli adımlar atmıştır.
Yaşar Nabi Nayır’a göre Hasan Âli Yücel, aklıyla Batı’da, gönlüyle Doğu’da bir düşünürdü. 1932 yılında yayınlanan yapıtları: “Mevlana’nın Rubaileri”, “Goethe: Bir Dehanın Romanı” ve “Türk Edebiyatına Toplu Bakış” adlarını taşır. Goethe ve Mevlana’nın bir yeryüzü kültürü anlayışı ile davrandıklarını biliyoruz. Goethe, “Weltliteratur” kavramı çerçevesinde düşünen bir yenidendoğuşçudur.
Yücel, yalnızca bir eğitimci, bir yönetici değil, aynı zamanda bir kültür devrimcisidir. Mantık ve felsefe kitapları yazarıdır. Bu kitaplar da birtakım yerlerden çevrilmiş, derlenmiş yapıtlar olmayıp Yücel’e özgü bulgu ve usyürütmelerle örülmüştür. Sözgelimi, 1926’da ilk kez yayınlanan “Surî ve Takbikî Mantık” adlı ders kitabında, tarihi, “mekânı zamanlaştıran ilim” olarak tanımlamaktadır. Burada yalnızca biçimsel dizgeci, mantıkçı bir tutum değil, aynı zamanda özdeksel, varlığın bilgisine dayanan ontolojik bir yaklaşım da söz konusudur.
1939 yılı basımı yapılan mantık kitabında İbnî Haldun’u, “Müslümanlık âleminde ilk olarak hikâyeci tarihten olgucu tarihe yükselip olayları nedensellik yönünden gören ilk tarihçi” olarak tanımlar. Yücel’in bu tanımını insanlık düşünce tarihi olarak genelleştirmek de mümkündür. Toplumları doğan, büyüyen, ölen canlılara benzeten, bilimci bakış açısını böyle bir mecazi anlatımla toplumsal yapıya aktaran İbn-Haldun, kendi iktidarlarını hiç değişmeyecek sanan anlayışlar tarafından o güne kadar görmezden gelinmiş bir düşün insanıydı. Hasan Âli Yücel’in bu yaklaşımı, Osmanlı çöküş döneminden Batı taklitçiliğiyle bir çıkış yolu arayan kimi çevrelerin Doğu ve İslâm tarihindeki değerlere sırtlarını dönmüş olmasına karşı atılmış önemli bir adımdır.
Bugün, Batı toplumunda, 150 yıl önce “Weltliteratur” kavramı çerçevesinde bir ve büyük dünya kültürü için adım atmaya çalışan Goethe ya da geçmişteki kültürel birikimle geleceğin yapılanması arasında kurmak isteyen Ernst Bloch gibi aydınların sesleri fazla işitilemiyor artık. Yücel’in Doğu’dan yükselen hümanizmacı bakış açısına da kendi doğup büyüdüğü coğrafyadan tarihsel gerçeklikleri gözardı eden ve süreç içinde ülkeyi kültürel bir karmaşaya yönlendiren itiraz sesleri geldi; bu sesler emperyal güçler tarafından desteklendi…
Yeryüzü, kendilerini ayrıcalıklı gören seçkinlik savındaki gelişmiş toplumlarla teknolojik değerler açısından geride kalmış olmayı bir hak ve haklılık inancıyla örtme çabasındaki Doğu dogmatizminin çatışma alanına döndürüldü.
Biz doğulular olarak, kimi haklılık saldırganlığının gerisindeki karanlıkların nasıl oluştuğunu sorgulama yetimizi de yitirmiş gibiyiz.
Yücel’in Anadolu ya da Türk hümanizması kavrayışının arkasında ne Batı karşısında duyulmuş geç kalmış olma bilincinin kışkırttığı bir aşağılanma geri çekilmesi, ne de Batı’ya karşı tepkisel bir öfke, tümden bir karşı duruş vardır…
Hasan Âli Yücel, 3 Temmuz 1941 tarihinde Ankara Devlet Konservatuvarı’nda ilk mezuniyet töreninde yaptığı konuşmada başka ülkelerden sanatçılara ait yapıtların Ankara’da seslendirilmelerine değinmektedir. “Fakat o sözleri ve sesleri canlandıran biziz. Onun için Devlet Konservatuvarı’nın temsil ettiği piyesler, oynadığı operalar bizimdir, Türk’tür ve millîdir” (…) Ben Doğu ve Batı diye bir fark görmüyorum. İnsan eseri, insan ruhunun iştiyakları, kaygıları, korkuları zaman ve zemine göre değişse de özünde bir ayrılık varsa o, tutulan yol ve usüldendir. Garplı kafasının metoduyla duymasak şarklıda bu özü bulamazdık. Meselâ Mevlâna’nın Fîhi mâ fîhi kitabını Goethe’nin Eckerman’la konuşmalar’ı gibi okuyorum. İkinciyi okumaya alışmasam, kim bilir birinciyi şimdikinden daha az başarı ile söktürebilirim” demektedir…
KISACA EĞİTİM VE KÜLTÜR ÖYKÜSÜ
Hasan-Âli YÜCEL, 17 Aralık 1897'de İstanbul'da doğmuştur.
O'nun gelişiminde de -doğal olarak- içine doğduğu toplumsal çevrenin etkisi vardır: Anne ve baba ekonomik açıdan iyi koşullara sahiptir. Hasan-Âli, çocukluğunun ilk yıllarında, ailesiyle Merkez Efendi Mahallesi'ndeki Yenikapı Mevlevihanesi ziyaretlerine katılır. Burada izlediği mistik makam ve fasıllar, dönüş törenleri, O'nun müzik yeteneğinin belirginleşmesinî sağlar. Çevrede "müzik Üstadı" olarak tanınan Mehmet Celaleddin Dede Efendi'nin yönettiği "müzik mektebi"nde eğitim görür.
Hasan-Âli, 1901'de daha dört yaşındayken Laleli'deki Yolgeçen Mektebi'ne kaydedilir. Yazı yazma isteği oldukça fazladır. Bu nedenle, bir zorunluluk olmamasına rağmen, kendi kendine yazı yazmayı öğrenir. Edindiği bilgileri evdeki hizmetçilere ve evlatlıklara anlatmaktan zevk alır.
6 yaşında Topkapı Semti'nde bulunan Taş Mektep'e yazdınlır. 1906 yılında, dokuz yaşındayken Mekteb-i Osmanî'ye gönderilir. Beş yıllık bu okulu 1911'de pekiyiden de üstün bir derece (Aliyyülala) ile bitirir. Okuma tutkusu oldukça gelişmiştir; Beyazıt kitapçılarından aldığı romanları –babasının karşı çıkmasına karşın- yutarcasına okumayı sürdürür.
Mekteb-i Osmanî'den sonra, Hasan-Âli için Vefa İdadisi dönemi başlar, "İntikam Olsun" başlıklı ilk yazısını burada öğrenciyken yazar; "Mektepli" dergisinin açtığı yarışmaya katılır, yazısı 17 Ekim 1913'te yayınlanır. Ne var ki, son sınıftayken, Birinci Dünya Savaşı nedeniyle askere alınır; okula ara vermek zorunda kalır. Önce asteğmen; sonra teğmen olarak toplam üç buçuk yıl askerlik yapar; 2 Aralık 1918'de terhis edilir.
Hasan-Âli, askerlik sonrası öğretimini Darülfünün'da tamamlama imkanı bulur. Liselerin son sınıfında okurken askere alınan gençlere böyle bir imkan tanınmıştır çünkü, önce Hukuk Fakültesi'ne kayıt yaptırır. Bir yandan da İfnam gazetesinde çalışır. Türk Sesi gazetesinin kurucuları arasında yer alır. Ancak hukuk öğretimini, dersteki yöntemi yüzünden tartıştığı hocası Celalettin Arîf Bey'e kızgınlığı nedeniyle yarıda bırakmak zorunda kalır. Edebiyat Fakültesi'nin Felsefe Şubesi'ne kaydolur. Artık Cağaloğlundaki Darülmuallimîn-i Aliye (Yüksek Öğretmen Okulu)'nin öğrencisi durumundadır.
Bu dönemde, Hasan-Âli; Yahya Kemal, Ahmet Hamdi Tanpınar gibi şairlerle İkbal Kıraathanesi'ne gidip gelmeye başlar, İstiklal Savaşı'nın zor günleri yaşanmaktadır. Ortalıkta İnönü Savaşlarına ilişkin haberler vardır. Hasan-Âli, gazetesinde özellikle bu savaşlara ilişkin haberler verir; bunları söz konuşu kıraathaneye de ulaştırarak dostlarını bilgilendirir. Ayrıca, ulusal protesto hareketlerine, örneğin bunların ilki ve en büyüğü 23 Mayıs 1919'da düzenlenen Sultanahmet Mitinglerine katılır. Kendisini Edebiyat Fakültesi çevresinde oluşan düşünce tartışmaları içinde bulur. Mustafa Şekip (Tunç), İsmail Hakkı (Baltacıoğlu) ve Mehmet Emin (Erişirgil)'in Bergson merkezli denebilecek tartışmalarını izler. Yahya Kemal ve Tanpınar da Bergsoncu düşüncernin savunucuları arasındadır. Bu tartışmalarda sık sık A.Schopenhauer, J.Stuart Mili, H.Spencer, WJames gibi düşünürlerin fikirleri de ele alınmaktadır. Hasan-Âli, bu ve benzeri düşünürlerin fikirlerini kendi eserlerinden okuyamamanın sıkıntısını duyar (Bakanlığı döneminde, Tercüme hareketini başlatışında bu deneyiminin rolü olmalıdır)
Hasan-Âli, Darülmuallimîn-İ Aliye'den "Ruh ve Beden" üzerine yaptığı tez niteliğindeki otuz sayfalık bir çalışmasıyla 1921'de mezun olur.
2- MESLEK HAYATI
2-1 İzmir Yılları
Hasan-Âli, öğretimini bitirir bitirmez öğretmen olarak tayin edilemez, bu yüzden özel bir okulda bir süre ücretli ders vermek zorunda kalır. Daha sonra İzmir Erkek Muallim Mektebi'ne Türkçe ve Edebiyat Öğretmeni olarak atanır. Kent, Yunan işgali ve zulmünün izleriyle doludur. Kötü koşullarda, 19 Aralık 1922'de öğretmenliğe başlar. İzmir’de bir grup meslektaşıyla Muallimler Birliği ve Türk Ocağını kurar.
Hasan-Âli, Mustafa Kemal ile İlk kez İzmir’de karşılaşır (2 Şubat 1923). Halkla yaptığı bir toplantıda, söz alarak Mustafa Kemal'e "mekteplerin yanında medreselerin devam edip etmeyeceği'ni sorar. Mustafa Kemal, kendisine, ilke olarak "eğitim birliği" ve "karma uygulama"dan söz ederek cevap verir.
1924 yılında İstanbul Erkek Lisesi'ne felsefe öğretmeni olarak atanır. Sonraki ders yılında, varolan görevine ek olarak edebiyat derslerine de girmeye başlar. 1926'dan itibaren İstanbul Erkek Lisesi'nde felsefe ve içtimaiyat (Sosyoloji) öğretmenliği ile Galatasaray Lisesi malumat-ı vataniye öğretmenliği yapar. 1927'de sona eren öğretmenlik yıllarında, "Felsefe Elifbası", "Süri ve Tatbikî Mantık", Hıfzı Tevfik ve Hamamizade İhsan ile birlikte yazdığı "Türk Edebiyatı Numuneleri" adlı eserlerini yayınlayarak ilgililerin dikkatlerine sunar. 1926 yılında da Can ile Canan adım verdikleri ikizleri doğar. Gülümser adlı üçüncü çocukları 1936 doğumludur.
3 Mart 1924'te yürürlüğe giren Öğretim Birliği (Tevhid-i Tedrisat) yasasının sonucu olarak, öğretim kurumlarının hepsi Maarif Vekaleti'ne bağlanmış, bu çerçevede, Mustafa Necati döneminde (1926'da) Maarif Emirlikleri kurulmuş ve ülke Mıntıkalara ayrılmıştır. 1927 başında, Hasan-Âli, Reşat Şemsettin (Sirer) ile birlikte "Mıntıka Müfettişleri" unvanıyla İstanbul Maarif Emirliğine verilir.
Müfettişlik döneminde, Hasan-Âli, öncelikle "yazı ve dil sorunları" üzerine yoğunlaşır. Tevfik Fikret'in batılılaşma (modernleşme) doğrultusundaki düşüncelerine ilgi duyar. O'nun "Tarihi Kadim-Doksan Beşe Doğru" adlı şiir kitabını Latin harfleriyle yayınlamasının altında bu ilgi (ve hayranlık) yatmaktadır (Latin harfleriyle basılan ilk eserdir bu kitap).
Hasan-Âli, 1929 sonunda İkinci Sınıf Maarif Müfettiş Umumiliğine yükselir. Maarif Emirlikleri kaldırılınca Maarif Vekaleti Teftiş Kurulu Üyesi olur.
1930'da Maarif Vekili Cemal Hüsnü (Toray), kendisini araştırma ve inceleme göreviyle Paris'e gönderir.
Bu dönem, Hasan-Âli'nin "batı uygarlığıyla ilk kez karşılaşması" açısından önemlidir. Bu süre içerisinde, öğretim kurumlarını inceler ve Fransız kültürü üzerine araştırmalar yapar. Oradaki Türk öğrencilerin denetimiyle görevli müfettiş Salih Zeki ile beraber Londra'ya iki haftalık bir teftiş gezisinde bulunur. Salih Zeki geri çağrılınca müfettişlik görevi Hasan-Âli'ye verilir. Bu arada Fransızcasını geliştirmeye çalışır, opera ve tiyatro sanatlarıyla ilgilenir. 1930'un sonunda, geniş bir inceleme ve araştırma dosyasıyla Türkiye'ye döner. 1936'da bu incelemesini "Fransa'da Kültür İşleri" adıyla yayınlar.
2-4 Mustafa Kemal'le Gezi
Demokrasiye geçiş denemesi çerçevesinde kurulan Serbest Cumhuriyet Fırkasi'nın kapatılmasından sonra, Mustafa Kemal, ülke boyutunda bir denetleme gezisine çıkmıştır. Her bakanlık, O'na danışmanlık yapacak ve yönergeler çerçevesinde araştırmalarda bulunacak bir müfettiş görevlendirir. Maarif vekaleti de bu görevi 33 yaşındaki genç Hasan-Âli'ye verir. Mustafa Kemal, kendisin; İzmir'den hatırlar.
Bu gezinin ilk durağı Kayseri'dir, Burada, Mustafa Kemal, ders dinlemek üzere kentin lisesine davet edilir. Girdikleri sınıfta felsefe dersi yapılmakta ve öğrencilerin önünde yazarı Hasan-Âli olan ders kitabı bulunmaktadır. Mustafa Kemal, hem öğretmenin anlatımını dinler, hem de ders kitabını inceler. Arapça terimler boldur, anlaşılma güçlüğü vardır. Akşam yemeğinde, Mustafa Kemal, Hasan-Âli'ye bu sorunu çözmeyi düşünüp düşünmediğini sorar.
Bu görüşmede Hasan-Âli, dilde sadeleşme ve birliğin sağlanmasının kişisel girişimlerle değil, merkezi-kurumsal çalışmalarla oluşturulabileceği düşüncesinde olduğunu söyler; bir yandan da bu doğrultudaki kişisel çabalarını başlatır.
3 Mart 1931'e kadar devam eden bu üç aylık gezi esnasında, Mustafa Kemal'le Hasan-Âli arasında oldukça anlamlı bir diyalog daha gerçekleşir. Mustafa Kemal, bir gün, yanında bulunanlara "Türk milleti ne zaman kendîni kurtulmuş sayabilir?" diye sorar. Yanındakiler doğal olarak görüşlerini bildirirler- Sonra Hasan-Âli söz alır; "Paşam," der; "Türk milleti ne zaman kurtarıcı arama ihtiyacını duymayacak hale gelirse o zaman kurtulmuş olur." Mustafa Kemal, kendisine, "Bu çocuğun ileri attığı, üstünde bizi derin derin düşündürmeye değer bir fikirdir." diyerek takdirlerim bildirir.
2-5 Türk Dili Tetkik Ccmiyeti'ne Desteği
Söz konusuu denetleme gezisinden bir yıl sonra, dil devrimim doğru temeller üzerinde geliştirmek düşüncesiyle, 12 Temmuz 1932'de Türk Dili Tetkik Cemiyeti kurulur. Cemiyetin başkanı Samih Rifat, sekreteri Ruşen Eşref Günaydın), üyeleri ise Celal Sahir (Erozan) ile Yakup Kadri (Karaosmanoğlu)'dur. Bu yılın Eylül'ünde, Dolmabahçe Saray'ında ilk Dil Kurultayı toplanır. Türk dilinin sorunları tartışılır, görüşler sunulur, ana program oluşturulur ve Merkez Heyeti seçilir. Kurultaydan sonraki ilk Merkez Heyeti toplantısında alt çalışma kolları oluşturulur. Hasan-Âli, Etimoloji Kolu Başkanlığına getirilir.
Hasan-Âli, Güneş-Dil Teorisini gerçekçi bulmadığı için, bu çerçevedeki tartışmalara katılmamıştır. Bu yıl içinde Hasan-Âli yeni eserleriyle gündemdedir. "Mevlana'nın Rubaileri", "Goethe: Bir Dehanın Romanı", "Türk Edebiyatı'na Toplu Bakış" adlı kitaplarını yayınlar.
Hasan-Âli, Goethe üzerine çalışması Türkçe'de ilk olması nedeniyle, Goethe madalyasıyla ödüllendirilir.
1932 yılında, Hasan-Âli, batıdaki benzerleri örnek alınarak kurulan, öğretim üyeleri yurtdışında okumuş kişilerden oluşan Ankara Gazi Eğitim Enstitüsü'ne müdür olarak atanır.
Gazi Eğitim Enstitüsü'nde, kendisinin hem arkadaşı hem de meslektaşı eğitimci İsmail Hakkı (Tonguç) da RESİM VE ELİŞİ dersi öğretmenidir. Yakın bir işbirliği içindedirler.
Bu dönemde, Hasan-Âli, 1917-1933 yılları arasında yazdığı didaktik şiirlerini "Dönen Ses" adıyla yayınlar. Bu şiirleriyle, çocuk edebiyatına katkıda bulunmuş şairlerden birisi olarak kabul edilir.
2-7 Politik Hayata Geçiş
Hasan-Âli, 1933 yılı sonunda Maarif Vekâleti Orta Tedrisat Umum Müdürlüğü'ne atanır. Bu dönemde, üniversiteye geçişteki önemi nedeniyle liselerde reform düşüncesi üzerine yoğunlaşır. Bu çerçevedeki araştırmaları ve düşüncelerini "Türkiye'de Orta Öğretim" adlı eseriyle ortaya koymayı dener.
1934'te Cumhuriyet Halk Partisi'ne dilekçe vererek "Milletvekili adayı olarak önerilmesi"ni sağlar; İzmir Milletvekili olarak Meclise girer.
O'nun, özellikle 1935-37 yılları arasında yayınladığı yazıları hem eğitim ve kültür alanındaki yoğun ilgisinin belgesi, hem de Maarif Vekilliği'ne hazırlandığının göstergesi niteliğindedir.
Cumhuriyet'in kurucusu Atatürk ölümünden sonra Na'a'şını Büyük Millet Meclisi adına taşıyacak gruba kurayla yapılan seçimde belirlenen 12 Milletvekili arasında Hasan-Âli Yücel de vardır. Sevgiyle bağlı olduğu Atatürk'e karşı son görevini yerine getirir. 11 Kasım 1938'de İnönü Cumhurbaşkanı seçilir. 28 Aralık 1938'de, Hasan-Âli Yücel, 41 yaşında, iken istifa eden Saffet Arıkan'ın yerine, Celal Bayar kabinesinde Maarif Vekili olur. Özellikle Cumhurbaşkanı İnönü'nün desteğiyle, yakın çalışma ve dost grubunun katılımıyla büyük bir reform hareketi başlatır ve gerçekleştirir.
3-2 Reformlar 3-2.1 Kongre ve Şuralar
Hasan-Alİ Yücel, l ve 2 Mayıs 1939 tarihlerinde, On Yıllık Neşriyat Sergisi ve Birinci Türk Neşriyat Kongresi'ni açar, Yazarlar, yayıncılar, eğitimciler, araştırmacılar, sanatkarlar, milletvekilleri, bakanlık görevlilerinden oluşan kongre, çeşitli alt gruplara ayrılarak sorunlar ve öneriler üzerinde çalışır.
17 Temmuz 1939'da da bilim adamları, eğitimciler, yazarlar ve sanatçıların katıldığı, eğitim sisteminin ilkelerini ve okul programlarını belirlemek amacıyla Birinci Maarif Şurası toplanır. Böylece millî eğitimde çok önemli bir yeri olan bir gelenek başlatılır. 15-21 Şubat 1943 tarihlerinde de -yine Yücel'in başkanlığında- İkinci Maarif Şurası okullarda ahlak terbiyesinin geliştirilmesi gündemiyle açılır. Aynı yılın Ocak ayında Bakanlık'la öğretmenler arasında iletişimi sağlamak için Tebliğler Dergisi, Şubat'ında da İlköğretim Dergisi yayınlanır.
31 Ekim 1939'da, Hasan-Alİ Yücel, söz konusu adımların sonucu olarak Birinci Devlet Resim ve Heykel Sergisi'ni açar. Her yıl 31 Ekimde bir kere düzenlenen bu sergi Ankara'da kurulur ve bir ay devam eder. Sergiye, 1939'dan itibaren Maarif Vekilliği'nin yılda üç sayı yayınladığı Güzel Sanatlar Dergisinde yer verilir. Günümüzde, resmi kurumlarda ve bankalarda bulunan zengin tablo ve resim koleksiyonlarının büyük kısmının bu sergiye katılmış eserlerden oluştuğu düşünülürse, önemi daha İyi anlaşılır.
3-2.3.1 Tercüme Bürosu
Hasan-Âli Yücel, Birinci Neşriyat Kongresi'nde dünyayı, özellikle batıyı tanımak zorunluluğunun altını çizmiş, "bu zorunluluk, bizi geniş bir tercüme seferberliğine davet ediyor," demiştir.
Bu düşünceyle kurulan Tercüme Heyeti, ilk toplantısını 28 Şubat 1940'ta, Ankara'da yapar. Nurullah Ataç'ın yönettiği Daimi Büro'nun üyeleri arasında Saffet Pala, Sabahattin Eyüboglu, Sabahattin Ali, Bedrettin Tuncel, Enver Ziya Karal ve Nusret Hızır vardır.
Kuruluşundan kısa bir süre sonra hızla çalışmalar başlar; 1946 sonunda, dünya edebiyatı klasiklerinden 496 eser Türkçeye çevrilir. Bu eserlerin yanında, özellikle felsefe ders kitabı sıkıntısı nedeniyle önemli kimi filozofların kitapları Türkçe'ye kazandırılır. 19 Mayıs 1940 tarihinden sonra iki ayda bir Tercüme Dergisi yayınlanır.
3-2.3.2 Ansiklopedi ve Dergiler
İslam Ansiklopedisi (13 Cilt), sonradan adı Türk Ansiklopedisi olarak değiştirilen İnönü Ansiklopedisi (33 Cilt), Sanat Ansiklopedisi (5 Cilt) hazırlıkları için üniversiteler ve bilim insanları görevlendirilir. Bunların bir kısmının tamamlanması, Hasan âli Yücel’in ölümünün sonrasına, seksenli yılların sonuna doğru mümkün olacaktır.
1939'dan itibaren İlköğretim, Maarif Vekilliği Tebliğler Dergisi 1939, Teknik Öğretim Dergisi1940, Tercüme Dergisi 1940, Tarih Vesikaları 1941, Kadın-Ev 1943 ve Köy Enstitüleri 1945 (Sabahattin Eyüboğlu’nun başkanı olduğu Yüksek Köy Enstitüsü Yayın Kolu tarafından) gibi önemli dergilerin arkasında da HasanÂli Yücel’in adı vardır…
3-2.4 Köy Enstitüleri
17 Nisan 1940'ta Köy Enstitüleri yasası çıkarılarak Köy Enstitüleri kurulmaya başlanır. 1942-43 öğretim yılında, bu okullara öğretmen, yönetici, gezici başöğretmen, ilköğretim müfettişi ve kesim müfettişi yetiştirmek için, Hasanoğlan Köy Enstitüsü bünyesinde Yüksek Köy Enstitüsü kurulur.
Sayıları zamanla 21'i bulan Köy Enstitüleri, 1944'ten sonra yılda ortalama 2000 öğretmen yetiştirmiştir. Ne var ki, 1946'da bu öğretim kurumları -tartışma konusu olmaları nedeniyle kapatılmıştır.
3-2.5 Ankara Devlet Konservatuvarı
Ankara Cebeci Semtinde kurulan Devlet Konservatuvarı yasası 20 Mayıs 1940'ta onun bakanlığı zamanında çıkmıştır.
Başlangıçta müzik ve temsil kolundan oluşan bu konservatuvarın ülkemiz sanat hayatında büyük etkisi olmuştur.
Ayrıca, konservatuvar île Tercüme Bürosu arasında ilişki sağlanmış; çeviriler yoluyla Türk tiyatro yazarları ve oyuncuları için örnekler sunulmuştur.
Günümüzün Senfoni Orkestraları, Devlet Tiyatroları ve Operaları (hatta bazı özel tiyatrolar) bu kaynaktan beslenmiştir.
3-2.6 Dilde Yenileşme
Hasan-Âli Yücel, 1940-41 yıllarında, dilin Türkçeleştirilmesi ve bütün bilim dallarının ifade aracı haline gelebilmesi doğrultusundaki çalışmalara ağırlık verir, ilkin, 6 Haziran 1941'de Birinci Coğrafya Kongresi'ni toplar. Sonra Gramer Komisyonu'nu toplantıya çağırır. Tahsin Banguoğlu'na "Ana Hatlarıyla Türk Grameri" adlı bir eser hazırlatır ve yayınlatır. Ardından, Teşkilat-ı Esasiye Kanunu'nun dilinin Türkçeleştirilmesine katkıda bulunur.
Ayrıca, çeşitli bilim dallarının sözlükleri yayınlanır: İmla Kılavuzu 1941, Gramer Terimleri 1942, Coğrafya Terimleri 1942, Felsefe ve Gramer Terimleri 1942, Hukuk Lügati, Tıp Lügati 1944, Türkçe Sözlük 1944 gibi. Bunların dışında, "Tanıklarıyla Tarama Sözlüğü"nün ilk ciltleri yayınlanır.
3-2.7 Ders Kitaplarında Standardizasyon
Dil Kurumu tarafından hazırlanan terimler, 1939'dan başlayarak ders kitaplarında kullanılmaya başlar. Ayrıca, ders kitaplarının hem basılması, hem de yurt genelinde hizmete sunulması için bir teşkilat kurulur. 1940 yılında "Ders Kitapları Düzeltme Kılavuzu" yayınlanır.
3-2.8 Meslekî ve Teknik Öğretim
1941'de vekalet merkez örgütünün yeniden düzenlenmesi sürecinde, Bakan'a bağlı ikinci bir müsteşarlık (Meslekî ve Teknik Öğretim Müsteşarlığı) oluşturulur. 1942-43 öğretim yılında, bu alandaki okul sayısı 113 iken 1949'da 275'e, kurs sayısı ise 42 iken 470'e çıkar.
3-2.9 Beden Eğitimi ve Spor
Hasan-Âli Yücel, 18 Şubat 1946'da Beden Eğitimi ve Spor Şurası'nı açar. 6 gün süren Şura'da beden eğitimi ve sporun sorunları tartışılır, çözümler üretilir ve bir program hazırlanır.
1946 yılında çok partili yaşama geçiş kararıyla birlikte Hasan Âli Yücel’in bakanlık dönemi de sona erer…
TARTIŞMA
Orhan Pamuk başta olmak üzere, “tepeden inmeci”, “dayatmacı” buldukları “Erken Cumhuriyet Dönemi” kültür ve eğitim politikaları üzerine eleştiri getiren birçok adın kültürel süreklilik için seçenek olarak sundukları Tanpınar’la o politikanın 1939’dan sonra sürdürümcüleri arasında yer almış Yücel iyi dosttur… Tanpınar’ın Hasan Ali Yücel’le ilişkisi, kültürel süreklilik tartışması içinde çok önemli bir yer tutmuyor gibi görünüyorsa da, dönem koşullarının ve kültür ortamının yeterince aydınlanabilmesine yardımcı olabilecektir…
Hasan Ali Yücel, ölümü ve korkuyu yapıtlarının neredeyse en önemli teması durumuna getirmiş, içine kapanık Tanpınar’ın tam tersine, yaşam doludur. “ Hasan Âli’yi 1919 yılı sonbaharında ‘Yüksek Muallim Mektebi’ne girdiğim zaman tanıdım. Bizden dört beş yaş büyüktü. Askerlikten terhis olunduktan sonra, Hukuk Fakültesi’ni devam etmiş, sonra Edebiyat Fakültesi’ne girmişti. Bir zaman için iki fakülteyi birden idare etmeye çalıştığını şimdi müphem şekilde hatırlıyorum. Bu iki ilim ve meslek arasındaki tercihin asıl sebebi zannederim ki hoca olarak doğmasıdır. (…) O zaman ben on sekiz yaşında, ürkek, sinirli, cılız bir çocuktum. O askerlik tecrübesinde olgunlaşmış, hocalarımızla senli benli konuşan âdeta olgun bir genç adamdı. (…) O zamanlar Âli gazetelerde çalışıyordu. Zannederim kazandığı birkaç lirayla ailesine yardım ediyordu. Geceleri geç vakit ve daima havadisle dönerdi. Millî Mücadele’nin o sıkışık günlerinde toplandığımız kahvelerde, yatakhanede, bize mütalaa salonu olarak ayrılan odada hep bu dönüşü beklerdik. Çünkü beraberinde en yeni cephe ve Ankara haberlerini getirirdi. (…) Uyanması ise hakikî bir cümbüştü. Erken uyanırsa hep beraber uyanırdık. Ben çok defa okumak için yatakta kaldığımdan sabahlar onun neşesinin emrinde geçerdi. (…) Bütün bir tarih boyunca halkımızın yarattığı terbiyeden geliyordu. Bir şehrin terbiyesi daima bir medeniyetin terbiyesi ve yaşama üslûbudur. Âli bu üslûba daha o zamanlar sahipti. Bunun rahatlığını hepimiz duyardık. O zamanlar kendisi için düşündüğüm şey etrafını dolduran adam oluşuydu. Bu mazhariyetiyle, o senelerde onu kıskanmam lâzım gelirdi. Çünkü tam zıddı yaratılıştaydım. Hal denen şey benim için yoktu. Müphem bir gelecekte yaşıyordum. O ise her ânına sahiptir. Fakat kıskanmaz, bilakis severdim. Çünkü paylaşma denen o büyük şeyi bilirdi.” (A. H. Tanpınar, Yeni Ufuklar, sayı 109, Mücevherin Sırrı, s 128-129-131)
Tanpınar, dönemin Maarif Vekili olarak geçmişle bugün arasında var olduğu savlanan kültürel kırılmada daha fazla eleştirilmesi gerekecek olan Hasan Ali Yücel’i tarihin ve coğrafyanın o güne armağanı olarak görmektedir. “Terbiyesinde bütün şehrin, aile itibarıyla mensup olduğu Mevlevîliğin, belki de uzaktan temas ettiği Bektaşîliğin büyük payı vardı. Birinin ağırbaşlılığı ile öbürünün tatlı lâübaliliğini birleştirmiş gibiydi.
Bazı genç dostlarım bu tarafından bahsedilmesini istiyorlar. Millî hayat bizde de, her yerde olduğu gibi dünle bugünün bir terkibidir. Bu terkibi şimdilik ferdî gayretlerimizle yapıyoruz. İş hayatımız tanzim edildiği ve cemiyetimiz hakîki mânasında sanayileştiği, hulâsa, hayatımız istikrar ve nizamını yarattığı zaman ferde düşen bu gayret payı belki biraz azalacaktır. Fakat terkip daima kalacaktır. O, coğrafyanın ve tarihin bize hediyesidir; tıpkı soframız, eğlence şartlarımız, halk felsefemiz gibi. Bence Âli’nin en büyük başarısı bu zeminden bugünkü çehresiyle bize gelmesidir.
Bir taraftan Mevlâna’nın rubailerini tercüme ederken, öbür yandan Goethe’nin hayatını yazan bir insan elbette ki bu işin farkındaydı. Hattâ bu iş için Weimar ilâhı ile Mesnevî ve Divan-ı Kebir şiirini seçmesi bu iki âlemi hangi uçlarda birleştirmek istediğini gösterir.” (Ahmet Hamdi Tanpınar, Yeni Ufuklar, sayı 109, Mücevherin Sırrı, s 133)
Tanpınar’ın Hasan Ali Yücel’le ilgili bu “kadirbilirlik” içeren bakış açısını Cumhuriyet kültür ve eğitim politikalarına eleştiri getirirken Tanpınar’ı seçenek olarak sürmüş aydınlarımızda görebilmekse, olası değildir… Bakanlığı döneminde birçok kültürel atılıma öncü olmuş, Etienne Copenaux’un tarih kitapları incelemesinden de çok açıkça anlaşılacağı üzere kesinlikle şoven bir eğilim taşımamış olan Hasan Ali, 1946 yılında bakanlık görevinden alındıktan sonra en ağır eleştiri ve saldırıların hedefi olmuştu.
Tanpınar, Ziya Gökalp’la birlikte yaygınlaşan Durkheimcı düşüncenin karşısına süreç içinde Bergsonculuk’un çıktığını, bu iki düşüncenin çok da anlaşılamadan genç aydınlar arasında tartışıldığını, Yahya Kemal’in Mustafa Şekip Tunç’a, “Şefik, biz hepimiz artık Bergsoncu’yuz” deyişini aktarır ve Hasan Ali Yücel’in bu soyut tartışmalar içerisinde çok yer almadığından, “spekülatif zekâ” taşımadığından, “meseleleri basite indirgediği”nden söz eder (Tanpınar, Mücevherin Sırrı, s 136).
Tanpınar, Hasan Ali Yücel’le ilgili değerlendirmede çeviri çalışmalarından övgüyle söz ettikten sonra Köy Enstitüleri olayına gelir… “O kadar tenkit edilen Köy Enstitüleri’ne gelince (yazı 1961 Haziranı’nda, Demokrat Parti’nin iktidardan düşürülüşünden sonra yazılmış olsa da Köy Enstitüleri üzerinde on yılı aşkın süredir yapılan karşı propagandanın izleri hâlâ çok yenidir -bizim notumuz-), sadece bugünkü edebiyatımızın mühim bir yanının buralardan yetişen gençler tarafından vücuda getirildiğini düşünmek bu şümullü nadastan kazandığımızı göstermeye yeter. Bu edebiyatın şu ya da bu eksiği olabilir. Fakat hayatımızın bir tarafına tuttuğu ışık hiçbir suretle inkâr edilemez. (…) Sadece münevver yetiştirmemizdeki tesadüfleri değiştirmesi bence kâfidir. Yazık ki bu iki teşebbüsten ikisi de (çeviri çalışmaları ve Köy Enstitüleri) itiyatlarında ve menfaatlerinde rahatsız olanların tenkidine mâruz kaldı.” (Ahmet Hamdi Tanpınar, Yeni Ufuklar, nr. 109, Haziran 1961, Mücevherin Sırrı, s 138)
Yücel’in klâsik antik çağa verdiği önemle oluşmuş Anadolu Rönesansı ayaklarından birisini, Fransız tarihçi Etienne Copeaux’un yanlı bir bakış açısıyla ele aldığı, Türk Tarih Tezinden Türk-İslâm Sentezine adlı Kemalist tarih tezi eleştirisinde de görebiliriz. “Kemalist Tarih Tezi”ni “darbeci” bir tez olarak bulan ve Balkanlar’daki “Osmanlı varlığının olağandan uzun sürmesi” (s 326), “Osmanlılar neredeyse Avrupa’dan tamamıyla püskürtülmüşken” (s 45), “Aralık 1912’deki Londra Konferansı Türklerin Avrupa’dan neredeyse tamamen atılmalarını onayladı” (agy, s 38), gibi değerlendirmelerle, birçok yerde soyut ve yanlı olduğu kanısı uyandıran bir yaklaşım sergileyen Fransız tarihçi Etienne Copeaux’nun Cumhuriyet’in kuruluş yıllarından itibaren tarih kitapları üzerinde yaptığı araştırma da ilginç sonuçlar vermiştir... Copeaux’ya göre, 1931 yılında yazılmış tarih kitapları “sürpriz” bir şekilde “diğer gelişmelere karşı kapalı bir model oluşturmamakta” ve tamamı 500 sayfaya yaklaşan kitaplar içinde Türk tarihine ayrılmış bölüm yalnızca 78 sayfa olarak yer almaktadır. Copeaux, bu durumu tarih yazımcıların bir pasif direnişi olarak yorumlar! Oysa ki, o tarih kitapları, dönemin tarih çalışmalarını yürüten Türk Tarihi Tetkik Cemiyeti üyelerinin kendilerince yazılmış ve denetlenmiştir (Doç. Dr. Mustafa Oral, Türkiye’de Romantik Tarihçilik, s 287, 288).
Tarihçi Copeaux ve ondan esinlenmiş kimi liberal aydınlarımızın “Hegemonik Kemalizm” diye adlandırdıkları dönemden sonra gelen “hümanist” dönemde, Hasan Âli Yücel etkisinin egemen olduğu yıllarda ise, Klasik Antik Çağ’a, Türk tarihine göre on kat, İslam tarihine göreyse üç kat fazla yer ayrılacaktır! (E. Copeaux, Türk Tarih Tezinden Türk-İslâm Sentezine, s 117-119) Yine bazı liberal aydın ve yazın adamlarının “Erken Cumhuriyet Dönemi Kültür Eğitim Politikaları”na yönelik eleştirilerinde “kendiliğinden gelişmelere açık” bulunduğu söylenilen 70’li yıllarda kullanılmaya başlanacak tarih kitaplarınaysa, Türk-İslam sentezci bir anlayış egemen olacaktır. 1976 tarihinde İbrahim Kafesoğlu’nun yazdığı tarih kitabına bir önsöz yazan Talim Terbiye Kurulu Başkanı Rıza Kardaş, amaçlarının eğitimi “milli bir hüviyete büründürmek” olduğunu söyleyecektir (E. Copeaux, agy, s 117). Talim Terbiye Kurulu’nun Başkanı, önceki dönemlerin eğitimini “milli” bulmamış olmalıdır. 1994 yılından sonra da tarih kitaplarının terazisi İslam tarihinden yana eğilecektir (E. Copeaux, agy, s 119)…
Bu kısa tarihi gözlemden sonra günümüz toplumunun kültürel yapısına geçtiğimizde ilginç bir değişimle karşılaşmaktayız. Günümüzde, emperyalist egemenliğin “Şarkiyatçı” kültürel çalışmalarıyla, Doğu toplumu, Batı insanı için, “geri, saldırgan, kurtarılması gereken” bir imge olarak kurulmakta, Batı’daki iktidarlar, bu “saldırganlık” karşısında kendi halkları için savunmacı, özgürlük ve demokrasi dağıtıcı bir rol üstlenmiş görünmektedirler. Kültürler arasında, alt-üst, ileri-geri, modern-çağdışı gibi karşıtlıklar oluşturulup kurcalanmaktadır. Dünyanın içinde bulunduğu karmaşa, “ayrı medeniyetler ve inançlar”ın, yeryüzünde “yaratılışsal” olarak var olduğu varsayımı üzerine oturtulmaya çalışılmaktadır.
Batı ve Doğu “ötekileştirme” politik uygulamalarının dayandığı düşünme biçimiyse, doğrudan doğruya, dogmatizmdir…
Son yılların emperyalizm tarafından beslenen gözde kuramcıları Samuel P. Huntington, Fukuyama ve tüm Şarkiyatçı düşünürleri, savaş ve çatışmaları sonsuz kılmanın yollarını açmaktadırlar sanki. “Müslümanlar’ın şiddet içeren çatışma eğilimi yanı sıra, Müslüman toplumların militaristleşme ölçüsünce de içerimlenmektedir. 1980’lerde Müslüman ülkeler diğer ülkelerden önemli ölçüde daha yüksek askeri kuvvet oranına (yani, her 1000 kişi için askeri personel sayısı) ve askeri girişim indeksine sahipti (bir ülkenin refah düzeyine göre ayarlanmış kuvvet oranı).” (Samuel P. Huntington, Medeniyetler Çatışması, s 387)
Müslüman ülkeleri silahlandırma yarışına çıkaran kimdir? Silahları kim satmaktadır? Bu soruların yanıtı Huntington’da yoktur. O, Batılı Şarkiyatçı politikalarla belirlenmiş Doğu yapısının Batı’da hangi gözle görülmekte olduğunun saptamasını yapar, doğuştan itibaren birbirine karşıt medeniyetlerin varlığını kanıtlamaya çalışmaktadır.
Huntington, ABD’de yapılmış bir kamuoyu yoklamasından hareketle, ABD silahlanmasının nedenini de Doğu saldırganlığına bağlar. (Samuel P. Huntington, Medeniyetler Çatışması, s 318)
Bir yandan, daha “ileri ve insancıl” olarak gösterilen Batı’nın olumlanmasına uğraşılırken, bir yandan da kültür ayrılıklarının altı bir daha silinmeyecek şekilde çizilmeye çalışılmaktadır.
Türkiye Cumhuriyeti kurucu düşüncesinin önünü açtığı Anadolu yenidendoğuş hareketinin önemini ve değerini bugün bir kez daha çok açık bir biçimde görebiliyoruz. Anadolu Aydınlanması ya da bence çok daha doğru bir deyişle, yarım kalmış Anadolu Rönesansı, Batı ve Doğu kültürlerinin bir ve büyük insanlık kültürü içinde birlikte varoluşlarına giden önemli bir yol ve köprüydü. Hasan Âli Yücel, bu köprünün önemli temel taşlarını atmış bir değerimizdi.
Yitiren yalnızca Türkiye değil, komşu coğrafyalar, hatta tüm yeryüzüdür.
Yaşadığımız olay ve meta sağanağı, televizyonların yönlendirdiği kültürel karmaşa içinde, Batı ve Doğu kültürlerini bir ve büyük insanlık kültürünün birer parçası olarak gören, tüm kültür ve insana ait değerler arasında sıcak, barışçı bir köprü kurmaya çaba gösteren Hasan Âli Yücel’i derin bir saygı ve özlemle anıyoruz.