VECİHİ TİMUROĞLU VE TAVUKÇU MEYHANESİNDE EKİN DERSLERİ

Tavukçu yenilendi şimdi; o eski salaş bodrum-bahçe meyhanesi olmaktan başka bir konuma geçti ama henüz gidip göremedim. Tavukçu’nun büyülü atmosferini ve eski haklı ününü bir daha yakalayıp yakalayamayacağını bilmiyorum; bildiğim tek şey, bir daha Vecihi Timuroğlu kadar hayata geniş ufuklardan bakan, masasına oturan herkese felsefeden futbola, şiirden tasavvufa hayat dersleri veren ikinci bir müşterisi olamayacağıdır…

Benim Bursa’da genel cerrah çalıştığım yıllardı. 2000’e doğru diyelim. Arada adını duymuş muydum babam Dursun Akçam’dan, gerçekten anımsamıyorum. Bir gün “Kızılay’a gidiyoruz, Vecihi de gelecek, seni tanıştırayım,” demişti babam. Tanıştık Vecihi ağabeyle. Babamla aynı yaşta, hatta bir yaş büyük olmalıydı ama, hiç amcam olamadı; tanıştığımız günden şimdi ondan kalan bu koca boşluk günlerine kadar hep Vecihi ağabey olarak kaldı. Hem benim ağabeyimdi, hem benim yanımda Tavukçu ekibine katılmış sınıf arkadaşım, kadim dostlarım Dr. Yaşar Çalışkan ve Hüsamettin Bozacı’nın… Vecihi ağabeyden dokuz yıl önce sonsuzluğa göç edecek olan Dursun Akçam’a amca diyordu arkadaşlarım ama, Vecihi Timuroğlu onlar için de hep ağabey olarak kalacaktı. 

Ben Bursa’dan gelirdim; Dursun Akçam o günlerde yaşadığı Kuşadası’ndan; Yaşar’la Hüsamettin aleste bekliyor olurlardı zaten. Kurulurduk Tavukçu’nun masalarına; mutlaka eklenmeler de olurdu aramıza. Şair, yazar, hatta serseri, derbeder tayfasından… Masanın yöneticisi, odağı hep Vecihi Timuroğlu olurdu. Geleni ve gideni, mutlaka oturduğu sandalyede şöyle bir kıpırdanır, ayağa kalkarmış gibi yapar, öyle uğurlardı; töre insanıydı…

Rize Pazarlı İsmail Poyraz’ın Tavukçu meyhanesinin eprimiş muşambaları üzerinde, hepsiyle bir şekilde ahbap olunmuş garsonların da gelip gidici, hemen abicim, sağ ol gözüm, sağ ol canım ciğerim katılımıyla, buzlu rakılar, meyhane pilavları, hamsi tavalar, Laz usulü fasulyeler, kavun, beyaz peynir arasına sınırları olmayan bir sohbet ortamı, bir şenlik sofrası kurulurdu. Tam bir karnaval yeri olurdu oturduğumuz masa. Farklı kuşakların, farklı yaşamların buluştuğu, farklı anlam ve kavramların birbiriyle çatıştığı ve barıştığı, kıyasıya yarıştığı, memleket gerçeklikleriyle sulu şakaların, belden aşağı fıkraların birbirine karıştığı bir grotesk hava kaplardı üstümüzü.

Neler konuşmazdık ki… Adorno’nun Marksizm’le ilişkisinden Kant estetiğine, Fenerbahçeli Von Hoydunk’un futbol üslubuna kadar…

Vecihi ağabey büyük bir coşkuyla, heyecanla konuşurdu. O hem zengin, hem dörtnala giden atları gölgede bırakacak bir tempoda, her kavramın, her temanın derinliğine hakkını vere vere süren dil ve anlam zenginliğinin karışışında, konuşan olmaktan çok dinleyen olmayı yeğlerdik. O arada bir kendi tekil dilinin burgacından çıkmak ister, sorularıyla bizi de terkisine atar, düşüncesinin sınırlarını sarsar, kendine dışarıdan da bakardı.  

Arada bir bazı şeylere itiraz edecek gibi olurdum da cesaret edemezdim sanki. On beş yıl karlı çamurlu tozlu sahalarda topun arkasında çile çekmiş bir futbol tutkunu olarak ağzımı açmak geçerdi içimden. Yapamazdım. Vecihi ağabeyin Elazığ’da Fenerbahçeli Lefter ile penaltı atışı yaptığını ve bu atışmayı kazandığını da Tavukçu’da öğrenmiştim.

Futbola geçmeden az önce Mevlana ile Yunus’u karşılaştırmış olurduk. İbni Sina ile Farabi’nin Aristo şerhleri arasındaki farkına düşmüştü belki yolumuz. Kant ile Hegel’in sanat yapıtının tümlüğü konusundaki ayrı duruşlarına dalmış… Dranas’a el uzatmış, Ece Ayhan’a ses katmış, Ermeni şiirinin inceliklerinde dolaşmış… 

İmgelem ve kültür dünyamızdaki birçok boşluğu bize fark ettirmiş bir bilgeye futbolun kuralları konusunda da itiraz edilemezdi; öyle gelirdi bana. Vecihi ağabey konuşurken dinlenilmeli, arada bir boşluk bulunursa söze girilmeliydi…

Kendi çapımda konuşmaya çağrıldığım üniversite konferans salonları, nice öğretim üyesinin odaları, profesörlerin donattığı yemekhane masalarında bulunmuşum ki, bir tek konuda araştırmacı bilinen o kelli felli beylerin de güncel olana yetişememiş olduğunu, dergi kitap izlemediklerini, konuşurken kem ve kümden öteye zor geçtiklerini de görmüşüm ki…

Okuduğu kitaplarında da kendisiyle tartışmak istediğim altını çizip bir kenarda tuttuğum kimi satırlar bulurdum da, bir türlü gündeme getiremez; kendi bilgi birikimim ve bakış açımı onun görüş alanında sınayamazdım. “İslam dünyasında doğanın yasalarını araştırarak dinbilimcilerin karşısına çıkacak tek bilim adamı yetişmemiştir. Doğu’nun, yani İslam’ın gerikalmışlığının gerçek nedeni budur. Bilimin gelişmemesi, teknolojinin gelişmemesine, üretimin geleneksel biçimde yapılmasına yolaçmıştır.” (Vecihi Timuroğlu, Doğu’da ve Batı’da Düşünsel Gelişme Üzerine Söylev, Kalan Yayınları, s 104) Soramazdım bir türlü; ey Vecihi ağabey; adam çıkmamış olmasının arkasında başka özdeksel nedenler yok mudur? Bir sonraki sayfada farkın toplumsal yapıdan kaynaklanmış olduğunu söyleyip geçmen, tüccar sınıfının ticaret dizgesi geliştirmeyi düşünememiş olmasıyla yetinmen, durumu açıklamaya yeter mi? Batı, kendi Rönesansı’nın temelinde İbni Rüşt düşüncesini (Averroizm) işaret ederken hata mı etmiştir? İlkel sosyalizmden kapitalizme ilk geçiş İngiltere ile son geçiş Japonya örneklerini salt “adam çıkmış olması” olayı ile açıklamaya çalışmak, bir tür idealizm, diyalektik maddecilikten sapış demek değil midir diye… Yalnız İbni Rüşt müdür; daha niceleri… İbni Haldun, Darwin’den dört yüz yıl önce insan hayvandan gelmedir deme cesaretini göstermiş ve bunu sezmiş ise, Marks’tan önce toplamsal gelişmedeki iç dinamiklerin işleyişini iyi kötü dökmüş ise, bu adamlık değil midir? Diyalektik maddecilik olmadan bilim adamlığı da olamazdı desem, yanlış mıdır?  

Cesaret, cesaret gerekirdi tüm bunları söyleyebilmek için. En az Vecihi Timuroğlu ufkunda geniş bilgi donanımı, paraya pula metelik vermeyen o yiğit yüreğinin yarısı kadar olabilecek de bir yürek…

Ancak o sustuktan sonra konuşmaya başlayabilmek içimi acıtıyor doğrusu…

Çok okuyan, çok yazan bir aydındı Vecihi ağabey. Özellikle de Anadolu kültürü ve tarihi konusunda felsefeyle bütünleşmiş derin bir gözlem gücü ve bu bilgisine kattığı diyalektik bir bakış açısı vardı. Sözünü hiç esirgemezdi. Akademik eklektizm gibi karıştırmalar, herkese şirin görünme çabasının kışkırttığı “he ya öyledir”ler, vız gelir tırıs giderdi.

Edebiyat tarihine, felsefeye, toplumbilime dayanmayan eleştiri yazıları ona göre birer “çızıktırı” idi. Şiirle eleştiriyi öpüştüren yazılarında dünyanın tüm kültür birikimlerinde at koşturmak isterdi. “Gecenin sabahını yazıyorum. Ay, sevginin köklerini, şafakların arkasından geçerek yakıyordu. Sen vardın ayın ortasında. Şiir kokuyordu toprak. Toprağın şiire durduğu bir yerde eleştiriyi sürdüremezdim. (…) Köklü bir eleştirmen değilsen, günlük esintilere uyarak değerlendirme yapıyorsan, bir de eleştiriden salt zdeğerlendirme bekliyorsan, eleştiri yoluyla, yazınsal ve ekinsel yaşamımızı zenginleştireceğine inanmıyorsan, eleştirinin de bir yaratı olduğunu düşünmüyorsan, eleştiri yazmak kolaydır. Kolayından eleştiri yazmağa ben ‘çızıktırı’ diyorum. Edebiyat tarihine dayanmadan yapılan eleştiri, kesinlikle ‘çızıktırı’dır.” (Vecihi Timurğolu, Yazılanından Başkalarının da Okuyacağı Mektuplar, s 131)

Hepsi de birbirinden kahırlı ince emek ve özen isteyen, yüzlerce kaynağa dayandırılmış tam on beş deneme ve derleme yapıtı, sekiz şiir kitabı, bir İnsan Hakları Sözlüğü… Mektuptan eleştirel denemeye şiirden felsefe yazılarına farklı edebiyat türleri ve ekin alanlarına boylu boyunca girmiş araştırmalar… Alıntıların yok denecek kadar az, Vecihi Timuroğlu’nun kendini ben buradayım, bu noktada itirazım var dediği, yorum kattığı, eleştirel aklını, okuma dağarcığını sergilediği dergi yazıları, açık oturum ve konferans konuşmaları, kitaplar…

Yeri gelir hem Mevlâna’yı, hem Yunus’u övüp göklere çıkaranlara kafa tutar, yeri gelir Mustafa Kemal’i ve Cumhuriyet kuruluşunu gerici, tepeden inmeci bir Jakobenlik olarak tanımlamayan sözde Marksistlere, liberal tayfaya karşı eser gürlerdi.

Çözümleyici, ayrıştırıcı ve sonra da bütünleştiriciydi; her adın, her kavramın kendi gerçekliği içinde bilinmesinden, sınırların iyice tanınmasından yanaydı. Karşısındaki kim olursa olsun kılıç çekmekten, düşüncesinden ötürü dışlanabilecek olmaktan asla çekinmezdi.

“”Mesnevi’nin üçüncü bölümünde anlatılan ‘Kentliyi aldatan köylü’ öyküsünden sonra yazdığı dizeler onun nasıl bir köylü düşmanı olduğunu gösteriyor. ‘Köy, usun mezarıdır, kentliler bile, ruha oranla yer vururken, köylü kim oluyor ki? Erdemsiz biri. Köye gitme, köy insanı ahmak eder. Usu ışıksız, aydınlıktan yoksun kılar. Peygamber’in sözünü dinle: Köyde eğleşmeyiniz. Köyde oturanlar kabirde eğleşenler gibidir.’

Mevlâna, Mektubat’ında Moğollar’ı da okşar. O, tekkesinin varlığını korumak için her yola başvurur. Kesin olan bir durum varsa, Mevlâna, halktan ve yoksuldan yana değildir. Moğollar’a başkaldıranları farelere benzetiyor. Kedi, farenin başkaldırmasından korkar mı? Mevlâna’nın o yere göğe sığdırılamayan insan sevgisi böyledir işte.

Bu ortamda, onunla aynı yüzyılda ortaya çıkan Yunus Emre, Arapça yazan Hacı Bektaş’a ve Farsça yazan Mevlâna’ya karşı Türkçe’yi seçmiş, Anadolu Türkçesi’nin yazın ve şiir dili olmasını sağlamıştır. Bununla da kalmamış, Anadolu’nun o karanlık döneminde halkın yanında olmuştur. Halka geçim yolunu önerir, böyle bir düzeni ister: ‘Sen sana ne sanursan hem ayruğa anı san / Dört kitabın manisi budur eğer var ise.’ Koşul kipini kullandığına göre dört kitabın insan için çok şeyler içerdiğini de düşünmüyor. Moğol istilasına karşı çıkan tek şair de odur…” (Vecihi Timuroğlu, Doğu’da ve Batı’da Düşünsel Gelişme Üzerine Söylev, Kalan Yayınları, s 48)

Yunus Emre’nin adının sessizce geçiştirilmesini, Mevlâna’nın devletçe anılmasını kıyasıya eleştirir. (Vecihi Timuroğlu, Mektuplar, Başak Yayınları, s 86)

Vecihi Timuroğlu dilin diyalektiğinin diyalojiden geçtiğini vurgularca yazar hep… Kendi yazar sesinin yanında ikinci bir sesin ortaya çıkıp onu uyardığına, farklı bir bakış açısıyla temaya yeni bir renk, aykırı bir duruş kattığına sıkça tanık oluruz. Kimi zaman genç yaşta zalim bir kurşunun elinden aldığı dal boylu oğlu Kürşat’ın sözcesini katarak farklı bir diyalojiyle donatır yazılarını. Kürşat’ın başka dünyalardan, bir tür halk mitolojisinden seslenen aşkın gücü anakritik bir kurguyla uyarır zaman zaman babasını. 

Dar zaman dostuydu Vecihi Timuroğlu; sık sık Cahit Külebi’nin rahatsızlığı boyunca onunla konuştuklarını anlatırdı. Arkasından sıraya Dursun Akçam girdi. Onun kötü hastalık tanısı konmasının ve kabuğuna çekilmesinin arkasından yanı başından hiç ayrılmayan, ona yaşam için direnme gücü vermeye çalışan bir dost olarak yerini aldı. Vecihi Timuroğlu yanına geldiğinde, Dursun Akçam, hastalığın üzerine giydirdiği karamsar susuştan kurtulur, gözleri parlamaya başlar, söze sohbete ortak olurdu.

Onun ölümünden sonra Ardahan’da oluşturulan Dursun Akçam Ormanı açılışına koşa koşa geldi; adı okunduğunda koşarak çıktı kürsüye; tören yerinde toplanmış Dursun Akçam’ın köylülerini ve Ardahanlıları neredeyse büyüleyen, yüreklerini sızlatan duygulu bir konuşma yaptı.

Ertesi yıl düzenlenen 1. Dursun Akçam Kültür ve Sanat Günleri’nin daha sonraki yıllardaki anma toplantılarının baş konuşmacılarından biri oldu.

 

 

Vecihi Timuroğlu Dursun Akçam Ormanı Açılış Töreni’nde 25 Haziran 2014

Vecihi Timuroğlu İslam ve Anadolu kültürü konusunda oldukça donanımlı bir düşünürdÜ. Marksçı felsefeciliğini Doğu romantizmi ve göçebe ruhlu dayanışmacılığı ile bütünleştirip kendine özgü bir dizgelem kurmuştu. Bu dizgelemde eşzamanlı olmayan devrimci eğilimler aynı çizgisel gelişim içinde el ele tutuşmuşlardır.

Ulusal kimliğinin belki de önemli ayıracı, hem Marksçı bir anlayışla dünyayı ve toplumu çözümlemeye çalışması, hem de sıkı bir Kuvayı Milliye ve Atatürk yandaşı olmasıydı. Marksçılıkla Atatürkçülüğü aynı ve bir “Anadolu toplumsalcılığı” yörüngesinde birlikte değerlendirebilmişti Vecihi Ağbi. Marksçılığı bir inak gibi ele alan kimi sol yobazlardan, dogmacı softalardan değildi. Kendi toprağının kokusunu, kendi insanının özünü bilimci bir bakışla içine sindirebilmişti. Hem soyutlamada, kuramsal bir bakışla dünyayı gözlemede, hem de sanatsal somutlamada, tek tek olgu ve birey çözümlemesinde diyalektik bir kıvraklıkla davranabilmişti.

 

 

Vecihi Timuroğlu 1. Dursun Akçam Kültür ve Sanat Günleri konuşmacısı 04 Haziran 2005- ARDAHAN

“Yazılanından Başkalarının da Okuyacağı Mektuplar” adlı yapıtında Anatole France’den bir alıntı yapar. “İnsan yaşamının gidişinde bir terslik var. Yaşam süreci yanlış. Önce yaşlılık olmalıydı. Çünkü insan, büyük deneyimlerini değerlendireceği bir dönemde yaşlanıp ölüyor. Ölüm birikimlerimizi alıp götürüyor. “ (Başak Yayınları, s 19)

Vecihi Timuroğlu hem çok çalışkan, yaşam sevinci, enerjisi ve aşk dolu bir insandı, hem de çok bahtsızdı. İki can çocuğunu yitirdi yaşarken. Andıkça gözle dolar; yazılarında onları da yanına çağırırdı. Onca emeğin ürünü kitapları da hep adı duyulmamış küçük yayınevlerinin farelere terkedilmiş karanlıklarında yitip gitti. Kitaplarının çoğunun yayın tarihi bile belli değil; öylesine özensiz kişiler tarafından basılmış…

Duyarlı bir insan, sorumluluk duyguları çok güçlü bir toplumsalcı ve babaydı…

Vecihi ağabeyi hastaneye yatmadan önce, yaşamının son durağında konuk olarak kaldığı Kazan’daki bir evde ziyaret etmiştim. İstanbul’da yaşayan kızı eşinden ayrılmış, Vecihi Ağabey de koca bir ömrün elinde kalan tek ürünü olan, o duvarları çifte sıralı kitaplarla donanmış kütüphanelerin çevrelediği Eryaman’daki küçük evini satıp parasını kızına vermişti. Koca bir ömrün ve kültürün biriktirdiği kitaplar da kutular ve koliler içinde sağa sola dağılmıştı.

O görüşe gittiğim gün iyice hak verdim Anatole France’e… Vecihi ağabey seksen altı yıl derlemiş, okumuş, özümsemiş, çözmüş, toparlamıştı. Şimdi de yaşamının son zamanlarını sığıntı gibi yaşıyor, defterini kapatacağı günü bekliyordu. Doldu içim… Gözün içine bakmadan konuşanları sevmezdi biliyorum ama, bakamadım gözünün içine. İçimden geçenleri anlayacak, bir kez daha kahrolacak diye…  

Işıklar içinde yat sevgili Vecihi ağabey; bak bütün masalar boş kaldı şimdi…

 

Kaynakça

Vecihi Timuroğlu, Yazılanından Başkalarının da Okuyacağı Mektuplar, Başak Yayınları

Vecihi Timuroğlu, Doğu’da ve Batı’da Düşünsel Gelişme Üzerine Söylev, Kalan Yayınları

29 Ağustos 2016, Alper Akçam